Sükûnu ısrarla arzuladığımdır

İkimiz birden sükûn bulabiliriz, sen göğe bak, ben sana bakayım. Çünkü birbirimizde sükûnete erebilmek için varız, sonunda teskin olabilme umuduyla bunca gürültüye katlanıyoruz; yoksa bunca hengame, bu sonsuz patırtı, sürekli artan curcuna, bitmek bilmez şamata ve sonsuz münakaşa dayanılacak gibi değil, bir yerde susacaklarını bildiğimden sabırla bitirmelerini bekliyorum adamların, ve bir yerde o müziği keseceklerini bildiğimden hoş görüyorum kafamdaki istenmeyen oda orkestrasını.
Herşeyden önce sessizlik vardı şüphesiz, söz iki sonsuz arasında bir çırpınış sadece, ve bu çırpınışların bir amacı varsa o da nihayetinde gönül rahatlığı ile sükunete erebilmektir ancak. Mesela kelimeleri sessizce tüketirken ben, teskini sende aramıyorum, doğrudan seni arıyorum ki, benim için sen zaten sükunetin henüz vücut bulmamış halisin, adeta cennet kadar sessiz, bir o kadar lütufkar.
Yazılar hep sessizdir sen okumadıkça. Kendi içinde sükuna ermiş, yüzeyinde ayın yansımasını gördüğün ama derinliğini bilmediğin bir göl gibi. Kelimelerin sessizliği böyledir işte, yazının içinde okur geçersin kelimeleri sana seslendiklerini duymadan, oysa o kelimeler orda uslu uslu durmuş, gözlerini senin gözlerine dikmiş, acaba burada bir an için durup sessizliğimize çare olur mu, sesimizi onda bulup dudaklarından dökülür müyüz bu sefer diyerek umutla beklerler. Hikayeler yazılır, günler kelimeleri kovalar; bu kendi halinde sessizlik, sensizlikten doğar, senle ölümsüzleşir.