albayım, bir siz eksiktiniz vallahi!

kısaca özetleyeyim.

1.gün

Ölümünün otuzuncu yılında Edebiyatın oyun/bozanı (bu "slaş" iminde çok anlam yüklü)Oğuz Atay sempozyumunun ilk günü 13 aralık 2007 tarihinde MSGSÜ oditoryumunda yapıldı.
(çok büyük bi yer değildi bir de içerisi çok sıcaktı )

Oğuz Atay'ın ölüm tarihinde, ve her ne tesadüfse(tesafüt de denebilir) perşembeleri sevmeyen bir adamı anmak için Perşembe gününde.(şahsen ben severim zira ertesi gün Cuma, Robinson da çok sever)
Devlet tiyatrolarından kıymetli bir oyuncu arkadaşımızın(kusura bakmayın isimleri pek aklımda tutamıyorum, bu konuyu yeni yazdığım romanda inceledim adı da "tutamayanlar") Atay'ın günlüğünden okuduğu girişle, (aslında buna okumak değil de canlandırmak ya da can katmak denebilir, aynı şekilde bir monolog için misal teşkil etmesi bakımından Payidar Tüfekçioğlu'nun hayat verdiği, "yeraltından notlar"daki unutulmaz Dostoyevski kahramanın performansını misal olarak önünüze sunabilirim, buyrun, hala izlememişseniz)
Ardından TRT'nin 1997 yılında yani 20 yıldönümünde hazırlamış olduğu Oğuz Atay belgeseli yayınlandı.(kendimizi kirpi gibi hissettiğimiz an)
İşte orda Atay'ın ete kemiğe büründüğü ve canlı canlı karşımızda arzı endam ettiği anı yaşadık, şöyle ki Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnusunun dizi film projesi olarak senaryosunu yazan Atay hazretleri, Halit Ziya ve romanları hakkında fikirlerini anlatıyordu, yine o tarihlerde TRT'de yayınlanmış bir tv programında.
Ardından yine kamerayı tam cepheye almış ve gözlerinizin içine bakarak yorumladığı Mustafa İnan kitabı ve kendini nasıl Mustafa İnan yerine koyarak bir bilim adamının romanını yazdığının hikayesi.(tutunamayanların kapağına bakarken sanki birden canlanıp konuşmaya başlamış gibi düşünün)
Diğer izleyicileri ayrı bir tarafta tutuyorum, sebebini daha sonra anlatacağım, benim için heyecean verici bir an çünkü daha önce mümkün değil konuşmasını duymamışım, konuşurken görmemişim, konuşurken kelimeleri itina ile seçtiğine ancak konuşma yetisinin bir edip ya da hatip derekesinde değil de, hepimiz gibi olduğunun, kalem bıyığının altındaki kalın dudakları arasından çıkan kelimelerin kulaklarımızda yankılanarak yer etmesine müşahit(müdahil de olabilirdim) olmamışım. Kamera karşısında bir tür zorlanan, sıkıldığına ve oynamakta zorluk çektiğine şüphe götürmeyen Oğuz'un konuşması,Oğuz'un kendisini dahi bir roman kahramanı gibi gören benim için etkileyici ve uyandırıcı bir tecrübeydi.(ne demekse uyandırıcı tecrübe?)
Ardından gelen açılış konuşmaları ve ilk oturum, Oğu Demiralp' in Oğuz'a hitaben yazdığı mektup veSevda Şener'in "oyunlarla yaşayanlar"ın sahneye konuş hikayesini anlattığı eğlenceli bölüm. Ardından gelen ikinci oturum ve hikayeci yönüyle oğuz atay dan bahseden değerli katımcılar, elbirliğiyle 0930 da aldıkları saati 1230 a getirdiler, sempozyumun içeriğinden daha sonra bahsedeceğim.
Salon ise, doluydu, çoğunluğu MSGSÜ öğrencisi olmak üzere gençlerle, yaklaşık 500 kişi ve ayakta dahi olsa konuşmacıları dinlemeye hevesli kimseler. Katılımcılar ve niteliklerinden de daha sonra daha detaylı olarak bahsedeceğim.
İşte böyle bir ortamda, ne yazık ki öğleden sonraki bölüme kalamayarak ve elif şafak ile prenseslerinin oğuz atay dedikodularına ne yazık ki(!) şahit olamadan(elif çapak aşkımı bilen bilir) mekandan ayrıldım, yanımda ziyadesiyle ehemmiyetli bir beyefendi ile.
Bu beyefendiden ise daha önce zaten bahsetmiştim, demek ki sonradan bahsedeceğim 3 husus var, 1-kendimi diğer Atay okurlarından neden ayrı tutuyorum 2-sempozyumun içeriği ve yorumcuların Atay değerlendirmeleri, 3-izleyicilerin niteliği

1-Kendimi diğer Atay okurlarından neden ayrı tutuyorum:

BKZ:13 aralık

2-Sempozyumun içeriği ve yorumcuların Atay değerlendirmeleri

Efendim şahsi kanatim inceleyen ve eleştiren kimselerin hepsi Atay'ın edebi maharetinden, kullandığı metod ve yöntemlerden bahsetmekteler, muhteviyat babında kelam serf eden zevat yok denecek kadar az.
Misalen, elimde bulunan ve itina ile altını çizdiğim, lakin daha sonra Max Brod'a ödünç verdiğimden sempozyum öncesi tekrar altı çizili satırları gözden geçirme şansını bulamadığım doğu batı dergisinin 37. sayısı olan entelektüeller-III cildinde, "oğuz atay da aydın kavramı" konulu yazının, bana akademisyen konuşmacıların oğuz atay değerlendirmelerinden cok daha fazla şey kattığını söyleyebilirim. Neyi anlattığını anladık, nasıl anlattığını da. Kimleri anlatmış kimlerden esinlenmiş biliyoruz. Peki niye anlatmış, bütün bunları anlatırken derdi neymiş, neye niyetlenmiş bunlara açıklık getiren yok. (kendim için değil, kalabalık için diyorum)
Herkes elbet kendinden bi parça buluyor kitaplardan birkaç cümleyi kendine motto seçiyor, albaylara olriclere hitaben konuşuyor kendince, ama şayet kendisi gibi okur ise Atay'ın istediği, model bu değil kanatimce. edebiyat öğrencilerine ders veriri gibi Atay eserlerinde bir "zagon üzerine öttürme" hevesi almış yürümüş, oysa ki bir selim'i yahut hikmet'i alsanız, sırf onlar üzerinegünlerce konuşabilirsiniz, kimse yapmadı, sağlık olsun.

3 - sempozyum izleyicilerin niteliği

konuşmacıları, organizatörleri, akademisyenleri ve ciddiyete haiz izleyiciler dışında, izleyicilerin ortak özelliği genç, öğrenci ve ekseriyetle kız olmalarıydı. Gençlerin ortak özelliği hevesli olmaları, öğrencilerin ortak özelliği ekseriyetle MSGSÜ mensubu olmaları, kızların ortak özelliği ise sıradan olmalarıydı. Zaten hayatımda Atay'ı anlayıp edebi bir değerden daha öte biri olarak görebilen bir kız görmedim (inşallah o günleri de görürüz). Belki de okullarında verilen yüzlerce
sempozyumdan biri olarak değerlendirmişler, belki duydukları her yazarı elif şafak gibi biri sanıyorlar,( zira kendilerine model olarak onu seçmişler nitekim, hepsinin de saşları elif şafak modeli kulakları zinhar göstermeyecek şekilde yapılmış) belki ders boştu ondan geldiler, belki edebiyat hocaları salık verdi, belki sınavda çıkacak, belki daha herhangi bir Atay kitabı okumamışlar, belki hiçbiri. Yan yana gelip kikirdeşilecek, cok mutluyum ikikikikkki efektleri yapılacak, oturumunda makyaj tazelencecek bir sempozyum değildi ki. Geleneksellikten uzak postmodern türk süsleme sanatının son temsilcisi kızlarımız, okumaya dinlemeye gelmiştik biz, bu kadar süslü olması gereken bir şey varsa bu salonda , öyle bir şey yoktu ki. Eminim ki hepiniz akşam olsa da elif gelse, fiskos masası yapsak oguz atay sıkıntısını postmortem(postblabla bişey işte neyse) sıkıntıyla birleştirip siyah sütünden birkaç damla verse bize diye düşünmüşsünüzdür, hatta resim ve imza sıralarına girmemek için önlerde bulunmaya çalışmıssınızdır eminim, lakin ben yoktum göremedim, çok şükür.(kendimi alamadım sataşmaktan özür dilerim)
Ama elinden kağıdı kalemi düşürmeyen, dinlediklerini not almaya çalışıp "maksimum fayda"yı sağlamaya çalışanlar da yok değildi, gereksiz yere konuşmayan ve gözlerini kısarak izleyenler de vardı. Hatta "Oğuz'un da b.kunu çıkaracaklar, çok korktum bu sempozyumdan" diyebilen, saçları hiç de elif çapaka benzemeyen kızlar bile varmış ama, geç öğrendik.
Oğuz Atay kimdir? tutunamayanların yazarı. Tutunamayanlar kimdir? Atay romanındaki adamlar. Peki siz tutunamayan mısınız? iyi de ben adam değilim ki.(yuh artık)
Kendi cisimlerinde olduğu gibi karşılarındakini de şeklinde insanlar, şeklen daha alakadar, muhteviyat ve derinliğe girmeye pek hevesli değiller, hakkında konuşacak kadar bişeyler öğreniym su adam hakkında yeter. (Bir gün piyasaya Oğuz Atay resimli "converse"ler çıkmasın da..)

2.Gün:

Ölümünün otuzuncu yılında Edebiyatın oyun/bozanı (bu "slaş" iminde derin anlamlar var)Oğuz atay sempozyumunun ikinci günü 14 aralık 2007 tarihinde MSGSÜ oditoryumunda yapıldı.
(çok büyük bi yer değildi ve de içerisi çok kalabalıktı )

ikinci gününde öğleden sonra müdahil olabildiğim semptomyum on tane ilk güne bedeldi efendim.(uçan daire değil ya bu, biz de devlet dairesinde çalışıyoruz, tam gün kaçamadık). halit refiğ, cevat çapan, hayati asılyazıcı ve selim ileri'den Oğuz Atay anılarını dinledik, Selim İleri ile birlikte ağladık, Cevat Çapan'la güldük, Halit Refiğ ile duygulandık, Hayati Asılyazıcı ile düşündük. işte o iki saatlik bir keyifti, anlatılması zor. ardından murat belge(kendisi dağ gibi bir adammış) çok güzel anlattı Atay'ı, Jale Parla hakkında yorum yapmayayım hayranları çok fazla.
en son mungan geldi salona biz de hemen kaçtık.

detaylarından hiç bahsetmediğim ve bu kadar kısa kestiğim için kusura bakmayın yoruldum yazmaktan, bir de bir sürü özel isim habire shift'e basmak zorunda kalmak sinirimi bozdu, bu kadarı ile iktifa edin ne bileyim gidin ekşi sözlükte filan okuyun canım.

(HAMİŞ: sevgili dostum izzet, sırf blogundan buraya yönelmesi olası kimseler büyük beyaz bir boşlukla karşılaşmasın diye oturdum birşeyler yazdım, uykusuz kaldım alacağın olsun!)