sessiz bir kış gecesi havada bildiğin nuh kokusu
serinlemek için okuyup üflenen hattat mahareti nefes
yedinci kattan aşağı düşerken bir damla hacer
tam da tepeme çinliler gibi bilerek ve isteyerek.
eldivenli bir şair lafta sevgililerini arayıp duru
dökülmezden önceki son akşamı bu çinilerin
o fotonlar hiç çarpışamazdı dünya aradan çekilmese
dışarıdan bakınca tabii, öyle görünür uzak ki.
yolun sonu bugün yazıldı ama dante ortada yok
hem yaş gösterilir mi bu modern zamanda ne kader ayıp,
ya bu ceketlerin içine nasıl sığmışlar o eski adamlar?
kitaplar en çok üstüne basmak içindir mevzu alırken.
adım atılırsa kutuya-çekince-hep boş çıkar gözler,
caddeler çünkü susuz oradan gemi hiç gitmez
eğilmeden kurtulamazsın güneyliler çok iyi ok atar
bir de göz hizasında esen yüz dönülmez rüzgar taş.
gözümde koparsa tufan dev yaralar tuz basar
buradan ayak ucuma damladığı bir denizin durgun suyu
kıyıya vuran yunusu şüphesiz vefa borcu kurtarmak
bak umut alıp veriyor demek hala nefes var sıcak.
sanki bana da çinliler mi zulmetti bu kadar, yok?
geri çekilen sular seddini aştı yeşil taşları yıkamadan
ve açığa çıkan balıklar çıplak ve suyu bile biliyorlar artık
bölünen ayda bir temizlesin buraların tuzunu kuşlar.
ne olursa nasıl ölürse bu kadar hayvan susuz
yine gel git sonra yine önümde defter çok
dilde sadeleşme olur alfabeden bütün harfleri sileyim
kafeste tek söz tek kalsın tek kafi başka aslan yok.
çay tutulması en iyi nereden izlenir?
paşalar aynı hizaya geldiğinde..
hayatımda gördüğüm en zeki müren olan bu deniz canlısı hakkında şimdiye kadar çok sey yazılıp çizildi, lakin bunların hiçbiri bırakın musikişinaslığın deniz dibinde yaşayan canlılar üzerindeki ahlaki etkilerinden bahsetmeyi, melodisiyle en yakınından bir muhayyelkürdi makamından bile bir nota dahi öteye geçemedi, halbuki ülkemizde hiç yoksa en az ikinci el araba sayısı kadar makam vardır ve vatandaş bunların çokluğuna hayret etmekten çoğu zaman yokluğunun farkına bile varamaz, ben vardım.
dağları denizleri aşıp şehrimin fersah fersah ötesinde bir yerde yokluğumun farkına vardığımda saat dördü yirmiiki geçiyordu. ben saate bakarak yön bulamam, bulanlar olabilir, mesela mutat çay saati olanlar şehrimizin giriş kapısını adeta eliyle koymuş gibi bulabilir. masaya oturursun, biri gelir ve anlatır, tassavvuf mevduatı sigorta fonunun gelirlerindeki düşüşün sebebi hikmetini kitap kahramanları ile açıklamak yerine kahramanların kitabıyla açıklamaya başlar, tereddütsüz hak verirsin, çünkü ona da hak vermiştir, hakkıdır buluta hayran milletimin istikbal.
***
hasatımda gördüğüm en çevik bir insan olan bu kara hayvanına dair günümüze ulaşan belgelere dayanarak söyleyebiliriz ki tarım ve köy işleri enstitülerince yetişmiş insan ihtiyacı belirlenirken, küçük adamların ve dahi kardelenlerin koştuğunu gören köylülerin kendilerine nereye yetişeceklerini sorması üzerine kimsenin tirene yetişeceğini söylememesi yurdun demir ağlarla örülü olmamasından değil demir perdelerle örtülü olmasından kaynaklandığından, örtülü ödenekten buraya ayrılan miktar ancak ört ile sınırlı kalabilmiş, o da bildiğiniz üzere kısaca örtmen demek, muallim değil, hoca camide.
belki de bu yüzden milli eritim nazırlığı sahipsiz çocukların liselerde kendilerini sabun yapmasına engel olamıyor, onların üstüne doğal olarak köpüren hocalar da talebelerden haliyle tepki topluyor, kağıtlar arkadan öne doğru gelsin, öğretmenler! yeni nesil sizin eser miktarda çabanızı daha kendilerine ulaşamadan havada yok ediyor bakın, bunları şehrin göbeğinde liseli gençlerin sebep olduğu pamukçuklara şahit olmuş biri olarak söylüyorum, müfredata dahil değil elbette, sınavda da çıkmaz, sokak.
***
hayatımda kördüğüm en ahlaklı teklif olan bu hava bileşeninin bugünün şartlarında ademoğlu üzerindeki etkisini yitirdiğine ve oksijen maskeleri ve hava tüplerinin sokaklarda bedavaya dağıtıldığı günlerin geldiğine şahit olduğumuz bu devirde, nefes alıp verme konusunda en savurgan bir canlı olan insan bu haliyle merdiven çıkmaktan ya da hızlı koşmaktan imtina ediyor, kapitalizm bir yandan bu büyük harf ve başkent yönüyle katılımcıları yargısız imtihan ediyor, yara alanlara muhabere sahalarında yargı bezi yetişmiyor, hemşire, bana oradan biraz daha morfin getir.
istersen buradan dönebilirsin sevgili okur, sen ise buradan devam edebilirsin sevgili yazar, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar, edeniyyet dediğin tek dişi almış canavar yumruğunu yüzüme yerleştirdikten sonra geride kalan dişlerim için planlamasını bana sunmaz ama, ben ringe çıkmadan önce kendi önlemimi alırım, bu koruma yöntemine yirmilikler dahil, cimrilikler hariçtir, çünkü ilim ve sevgi konusunda cimri davranmanın kabul edilecek bir yanı yoktur, ama yazıya illa açıklama yapmak gerekirse diye de, her zaman ceketimin iç cebinde bir yani vardır, içimdeyse bilmediğim bir yabancı sızı, daha yakindan tanımam gerek.
bin derde deva geliyor, biraz daha sabret güzelim, sa-sa-sa-sa-sabır.
hayatımda gördüğüm en zeki müren olan bu deniz canlısı hakkında şimdiye kadar çok sey yazılıp çizildi, lakin bunların hiçbiri bırakın musikişinaslığın deniz dibinde yaşayan canlılar üzerindeki ahlaki etkilerinden bahsetmeyi, melodisiyle en yakınından bir muhayyelkürdi makamından bile bir nota dahi öteye geçemedi, halbuki ülkemizde hiç yoksa en az ikinci el araba sayısı kadar makam vardır ve vatandaş bunların çokluğuna hayret etmekten çoğu zaman yokluğunun farkına bile varamaz, ben vardım.
dağları denizleri aşıp şehrimin fersah fersah ötesinde bir yerde yokluğumun farkına vardığımda saat dördü yirmiiki geçiyordu. ben saate bakarak yön bulamam, bulanlar olabilir, mesela mutat çay saati olanlar şehrimizin giriş kapısını adeta eliyle koymuş gibi bulabilir. masaya oturursun, biri gelir ve anlatır, tassavvuf mevduatı sigorta fonunun gelirlerindeki düşüşün sebebi hikmetini kitap kahramanları ile açıklamak yerine kahramanların kitabıyla açıklamaya başlar, tereddütsüz hak verirsin, çünkü ona da hak vermiştir, hakkıdır buluta hayran milletimin istikbal.
***
hasatımda gördüğüm en çevik bir insan olan bu kara hayvanına dair günümüze ulaşan belgelere dayanarak söyleyebiliriz ki tarım ve köy işleri enstitülerince yetişmiş insan ihtiyacı belirlenirken, küçük adamların ve dahi kardelenlerin koştuğunu gören köylülerin kendilerine nereye yetişeceklerini sorması üzerine kimsenin tirene yetişeceğini söylememesi yurdun demir ağlarla örülü olmamasından değil demir perdelerle örtülü olmasından kaynaklandığından, örtülü ödenekten buraya ayrılan miktar ancak ört ile sınırlı kalabilmiş, o da bildiğiniz üzere kısaca örtmen demek, muallim değil, hoca camide.
belki de bu yüzden milli eritim nazırlığı sahipsiz çocukların liselerde kendilerini sabun yapmasına engel olamıyor, onların üstüne doğal olarak köpüren hocalar da talebelerden haliyle tepki topluyor, kağıtlar arkadan öne doğru gelsin, öğretmenler! yeni nesil sizin eser miktarda çabanızı daha kendilerine ulaşamadan havada yok ediyor bakın, bunları şehrin göbeğinde liseli gençlerin sebep olduğu pamukçuklara şahit olmuş biri olarak söylüyorum, müfredata dahil değil elbette, sınavda da çıkmaz, sokak.
***
hayatımda kördüğüm en ahlaklı teklif olan bu hava bileşeninin bugünün şartlarında ademoğlu üzerindeki etkisini yitirdiğine ve oksijen maskeleri ve hava tüplerinin sokaklarda bedavaya dağıtıldığı günlerin geldiğine şahit olduğumuz bu devirde, nefes alıp verme konusunda en savurgan bir canlı olan insan bu haliyle merdiven çıkmaktan ya da hızlı koşmaktan imtina ediyor, kapitalizm bir yandan bu büyük harf ve başkent yönüyle katılımcıları yargısız imtihan ediyor, yara alanlara muhabere sahalarında yargı bezi yetişmiyor, hemşire, bana oradan biraz daha morfin getir.
istersen buradan dönebilirsin sevgili okur, sen ise buradan devam edebilirsin sevgili yazar, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar, edeniyyet dediğin tek dişi almış canavar yumruğunu yüzüme yerleştirdikten sonra geride kalan dişlerim için planlamasını bana sunmaz ama, ben ringe çıkmadan önce kendi önlemimi alırım, bu koruma yöntemine yirmilikler dahil, cimrilikler hariçtir, çünkü ilim ve sevgi konusunda cimri davranmanın kabul edilecek bir yanı yoktur, ama yazıya illa açıklama yapmak gerekirse diye de, her zaman ceketimin iç cebinde bir yani vardır, içimdeyse bilmediğim bir yabancı sızı, daha yakindan tanımam gerek.
bin derde deva geliyor, biraz daha sabret güzelim, sa-sa-sa-sa-sabır.
muz kabuğu
devrin alimi darvin tarafından savurgan bir şiddetle savunulan tek yol evrimin esasında bir hulk hareketi değil de bin sekiz yüz elli dokuz rakunlu tepeden inme bir yaptırım olarak yaşına göre erken geliştiğine dair yok edilemez bulgurlar demoklesin keskin eleğinde elenmeyi müteakip hiç kesirsiz bir kesinlikle kanıtlanıp uçarken acaba hangi avcı tarafından böylesine saçma bir saçma ile vurulmuş dersiniz bittikten sonra bir sonraki ders için her zamanki gibi siyasal bilgiler amfisinde toplanmak yerine hep beraber arka bahçeye çıkıyoruz ve hangi yöne başımızı çevirsek görüyoruz ki burada yeşillikler içinde galapagostan binbir norgunkla getirdiğimiz bukalemunları enis baturun değersiz kelime oyunlarına hapsetmiş olmanın heyecanını yaşarken ölmek diye işte ben buna derim soyuluyor galiba çok içtiğim için ayakta duramayıp evriliyorum ya da bütün gün sevgili teorim için kırlardan böcek toplarken güneşin altından haddinden fazla kalkmışım gidiyorum derken birdenbire karşıma bir aslan çıkıyor ve düşünün o zamanlar daha galatasaray ancak televizyondan gördüğü uefaya bile hiç çekinmeden ufo muamelesi yapmakta ve tanımlayamamakta siz de haklısınız zira ben de olsam bu tanım ve hayvansılıktan uzaklığının derecesi bilinmeyen bir ışıkla uçan ufoları evimin salonuna koymaz ve en güvenli yer olarak ankastre mutfakta saklardım şayet harp çıkarsa tedarikli olabilmek adına yakışır bir davranış sergilerken aynı anda paralel evrenler arasında bir geçişin imkansızlığı üzerine son denememi de bugün huzurlarınızda gerçekleştiremeyebilseydim.
yaraya sargıda kusur etmeyene karşı şaraba saygıda kusur etmem, counterrespect.
zarar ziyan tutanağı
sor-usu olan var mı diye sorduğunda cevabı yapıştırmamla hocanın yüzünü silmesi, kalkıştan hemen sonra düşen bir uçak gibi kimsenin beklemediği bir anda gerçekleşti, infilak pek şiddetli oldu çünkü bazen en mutedil insanların bile bir sabır taşı çatlatma noktası vardır ve bu çatlak doğru metodlarla tam da o ayrılma anında yapıştırılmadığı takdirde kişi ileride durumu idare edebilmek adına çok daha büyük tavsiyelere ihtiyaç duyar ki, bunun ihtimali hakikaten çok düşük, bugün dışarıda eli yüzü düzgün tavsiye bulma ihtimali neredeyse yok denecek kadar az, ama yine de insan yok diyemiyor işte, az diyebiliyor, neden? çünkü ümit kesmek olmaz diye biliyor, ondan.
sen o ümidi kesmeye her yeltendiğinde gökten bir yenisi inme.di mi?
rögar that!
işi biten yağmur suları, en kolay şekilde topl-ardamarlar yoluyla denize taşınırken osman hamdi bey ve ninja kaplumb-ağalarının evlerini bir güzel yıkaya-dursun, m-illet olarak seferberlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde "harry potter ve kozmik oda"nın ülkemizde bu kadar geç vizyona girmesinin sebebi hikmeti nedir sor-usu benim kafama balığa atılmış olt-aya takılan bir post-al gibi takıldı.
bunun "yaşam boyu popcorn"a razı sinema izleyicisinin bizzat bu seferberliğe ve beraberliğe razı bir görünüş sergilemesi ve sahadaki isteksiz oyunu ile alakalı olduğuna olan inancımı özgürce yaşayabildiğim seküler ülkenin cümleten devrik kralı olarak bu kadar çağdaşlığa layik olmadığımızı düşünüyor olmam, kimseye bu konuda medeni kanunun hükmünü uygularken "neden-i kanun"u üzerinde kafa yorma hakkı vermese bile, bulut verir, beraberinde ille de yağmur isterseniz.
ama bu kanalizasyon hizmeti sonrasında oluşabilecek bütün gerekçeli kararlarda belediyenin verdiği bitkiye dayanmak yoluyla ağaçtan onay beklemek insafsızlık olduğu gibi, duvarındaki yazının altına sahte imzalar atılmış bir hakimin huzurunda düpedüz aymazlık da sayılır, zira ağaçtan onay almayı beklemek sıradanlık sırasıyla sana bana moleküler transportasyon kadar uzak olduğu halde, gölgesinde dinleneceğimiz dev çınar da aksine o kadar yakındır suya bakma başın döner.
ama bu yolu seçen gene kurak geçen senenin sonunda metrekareye düşen damlaların azlığına üzülerek söylüyorum ki, şimdi ya da dün gözüm seyirmeye başlamış olsa bile, aman diyeyim ve dahi dileyeyim ki, seyir defterimi başkası yazmasın, çınarlı kubbeli mavi bir liman gördüğüm an ben zaten oraya tereddütsüz girerim, sonrasında ise meçhule gitmeyen gemilerin kalktığı bu limana da kendimi doyasıya bağlamamam içten bile değil gözümü kırpmadan, izle birazdan, baraj kapakları tekrar açılıyor.
şairler bazen düpedüz küstah olabiliyorlar.
bunun "yaşam boyu popcorn"a razı sinema izleyicisinin bizzat bu seferberliğe ve beraberliğe razı bir görünüş sergilemesi ve sahadaki isteksiz oyunu ile alakalı olduğuna olan inancımı özgürce yaşayabildiğim seküler ülkenin cümleten devrik kralı olarak bu kadar çağdaşlığa layik olmadığımızı düşünüyor olmam, kimseye bu konuda medeni kanunun hükmünü uygularken "neden-i kanun"u üzerinde kafa yorma hakkı vermese bile, bulut verir, beraberinde ille de yağmur isterseniz.
ama bu kanalizasyon hizmeti sonrasında oluşabilecek bütün gerekçeli kararlarda belediyenin verdiği bitkiye dayanmak yoluyla ağaçtan onay beklemek insafsızlık olduğu gibi, duvarındaki yazının altına sahte imzalar atılmış bir hakimin huzurunda düpedüz aymazlık da sayılır, zira ağaçtan onay almayı beklemek sıradanlık sırasıyla sana bana moleküler transportasyon kadar uzak olduğu halde, gölgesinde dinleneceğimiz dev çınar da aksine o kadar yakındır suya bakma başın döner.
ama bu yolu seçen gene kurak geçen senenin sonunda metrekareye düşen damlaların azlığına üzülerek söylüyorum ki, şimdi ya da dün gözüm seyirmeye başlamış olsa bile, aman diyeyim ve dahi dileyeyim ki, seyir defterimi başkası yazmasın, çınarlı kubbeli mavi bir liman gördüğüm an ben zaten oraya tereddütsüz girerim, sonrasında ise meçhule gitmeyen gemilerin kalktığı bu limana da kendimi doyasıya bağlamamam içten bile değil gözümü kırpmadan, izle birazdan, baraj kapakları tekrar açılıyor.
şairler bazen düpedüz küstah olabiliyorlar.
saf aklın eleştriği
bu sayfayı düzgün görüntüleyebilmek için tarayıcınızda 7,62'lik mermiler kullanmanız önerilir. zira mp5 formatında şiddet içeren siteye mahkeme şeyhi konduğu günden beri, sitemizde en çok sitem yüklü müridler muvakkaten ikamete zorlandılar, görülüyor ki şu ahir ömürde her şeyhin bir bedeli var. belki bugündür diye bir mektup düşünüp posta kutusuna elimizi uzatır uzatmaz, okumadan önce beklentileri indir diyerek göğsümüze namlu dayayan, ve bizi eller havada kıskıvrak tutuklayan bu kanunsuz fasıl heyeti, türk sanat musikisine olan sarsılmaz bağlılığımızı bir silah markası zannettiğinden mi, yoksa zeki müren de nihayetinde bir paşa olduğu içün kabrine savcılar gönderilmesine karşı olduğumu bildiklerinden mi, yoksa ve yoksa "şu!" tabancasıyla işaret ettiklerimi behemahal koruma bahanesiyle, olası bir hüsnükast teşebbüsüne karşı zamanında müdahale edebilmek için mi, karanlıkta bile gören gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmamışlar? sürekli tepemde dolaşan bir uyduya nasa onaylı bir nass kadar güvenip, bu kadar yakin bir takip ile beni uzaydan bile izlenen bir astronot adayı haline getirince, elbette semayı kuşatmış yıldızların hakiki sırrına vakıf olamıyorum, acaba ayın elemanı adayı olarak armstrong'un pabucunu dama atmamdan mı korkuluyor, yoksa yıldızların yerini değiştirip burçlara haram yollu faiz uygulamamdan mı? ama sırf bu sebepten ve saflığımdan faydalanıp beni aynı safa dizmeye kalktığınız bu topluluk, bu tek sıra olmuş hareketsiz duran, muhtemel dost görünümlü muhteşem post modern balmumu heykeller, kışın ortasında bir sanat eleştirmeninin son derece yerinde bir tespitinin taneleri gibi dağıldığında, derdimi anlatacak kadar öğrenebilme niyetiyle giriştiğim bu yoğunlaştırılmış metodla hispalyonça derslerine devam zorunluluğu tek celsede ortadan kalkar, ondan sonra ocağın başında ısınırken ocağın başında, havanın bu soğuğundan dahi kendisine kabahat bulup utanıp sıkılan, ve burnu sırf bu sebepten kızaranlara da, zannediyorum ki artık bu şirk gösterisinde kimseler gülmez.
mani
bu kadar yürekten çağırma beni,
bir gece ansızın gelebilirim
beni bekliyorsan uyumamışsan,
sevinçten kapında donabilirim..
-kapıda n'aparsın n'aparsın?
-donabilirim..
-oğlum donabilirim değil, ölebilirim.
-belki ben donarak ölüyom, di mi emel hanım?
-niye donuyorsun oğlum?
-gece soğuk olmaz mı?
-şarkıda donulur mu be?
-ben şarkıda donmuyom ki, kapıda donuyom...
mani
bu kadar yürekten çağırma beni,
bir gece ansızın gelebilirim
beni bekliyorsan uyumamışsan,
sevinçten kapında donabilirim..
-kapıda n'aparsın n'aparsın?
-donabilirim..
-oğlum donabilirim değil, ölebilirim.
-belki ben donarak ölüyom, di mi emel hanım?
-niye donuyorsun oğlum?
-gece soğuk olmaz mı?
-şarkıda donulur mu be?
-ben şarkıda donmuyom ki, kapıda donuyom...
bu tarz bir tiyatro gitsin o şehre
tarihi geçmiş bir "ayva tatlısı" konservesi tadında
henüz noktalanmamış bir “arkası yarın” hikayesi
(üç perdelik komedi/tek perdelik trajedi/ince perdelik müzikal)
henüz noktalanmamış bir “arkası yarın” hikayesi
(üç perdelik komedi/tek perdelik trajedi/ince perdelik müzikal)
oyuncular: kapı(56 yaşında, gürgen), ahmet(28 yaşında, mühendis), yeşim(8 yaşında, öğrenci), emine(23 yaşında, komşu)
k-ding dong!
a-kim o?
y-ben.
(kapıyı açar)
a-n’oldu yeşim?
y-ahmet abi, ablam dedi ki, eğer bi maniniz yoksa akşam size misafirliğe gelmek istiyoruz.
a-akşama çok benim işim
geç saatleri bulur gelişim
zaten ağrıyor yirmilik dişim
git ablana böyle söyle yeşim.
y-aa nasıl nasıl bi daha söyle?
a-olmaz, sadece bir kere söylerim.
y-ya hadi bi daha, akşam geç kalınca, sonra neydi?
a-de ki, “ahmet abinin bi manisi varmış abla, kapıda bana söyledi ama unuttum”.
y-unutmadım ki, dişin ağrıyomuş işte.
(merdivenlerden koşarak iner)
***
k-ping pong!
y-ben geldiim!
e-nooldu? evde değil miymiş ablacım?
y-hı? yok, evdeydi. sordum ben manisini.
e-manisini sormayacaktın ablası, bi manisi var mı diye soracaktın.
y-varmış söyledi bana.
e-ne dedi, “dışarı çıkmam gerekiyor” mu dedi?
y-cık, dişiarıyomuş.
e-dışarı neymiş?
y-dişiağrı yomuş!
e-aa, gerçekten mi? ay hap vereyim bi tane ağrı kesici de onu götür o zaman, dur sen.(mutfağa gider)
y-bi de sana şiir yazmış. onu okudu bana.
e-ne? nasıl yani şiir?(mutfağa gitmez)
y-şiir yazmış, hem de kafiyeli şiir. ama ben unuttum sözlerini.
e-nasıl şiir yaa, böyle romantik şiir mi, hı?
y-hı hı.
e-ay sen dur ben götüreyim şu ilacı o zaman. bana da okur belki hım? ay okur mu okur kız, ehi!
y-ben de gelcem yaa!
e-bekle burada sen.(banyoya gider)
***
k-tink tank!
a-kim o?
e-emine ben, ahmet bey, alt komşunuz!
a-iyi akşamlar, iyi halt komşum emine hanım, buyurun?
e-ay merhaba, dişiniz ağrıyomuş diye duydum, ben de ilaç getirdim size.
a-teşekkür ederim, ama geçti şimdilik, ihtiyacım yok yani, sağolun.
e-aaa olsun siz alın, lazım olunca kullanırsınız.(boynunu büker)
a-gerek yok gerçekten, sizde dursun ben ihtiyaç duyarsam kapınızı çalarım, öyle yapalım.
e-şeyy, peki o zaman.
a-peki.
e-.
a-size iyakşa…
e-bi de şey…
a-pardon?
e-ay çok pardon, şey diyecektim.
a-efendim?
e-yeşim söyledi de…
a-neyi?
e-siz çok güzel şiir yazıyormuşsunuz.
a-o da nereden çıktı şimdi?
e-aa, yazmıyo musunuz?
a-nemünasebet, ben mühendisim emine hanım, ne anlarım şiirden!
e-ama yeşime okumuşsunuz bi tane, ben de ondan şey yaptım.
a-yok, galiba yanlış şey yapmışsınız.
e-yaa!(yeşime bakar)
y-ahmet abi yaaa! dişinin şiirini okusana bi daha deminki hadi hadi noolur!
a-hah o muydu şiir dediğiniz? tamam, ama sonra evinize gideceksiniz tamam mı?
y-taamm.(gülüşmeler)
a-akşamları olur benim işim
o’nu bulur her gece gelişim
bana acı verdi hep şu dişim,
kapıyı tek o’na açarım yeşim.
y-yağaaa! ama gene unuttum ben, ahmet abi yazsanaaa!
e-ay o zaman siz bu ağrı kesiciyi alın şimdi, yani gene ağrıyosa..
a-..(üzülür)
k-bing bang!
y-zil çaldıı!
e-aa, aşağıdan çaldılar galiba, misafir mi gelcekti size?
a-gelecekte, şimdi beklemiyorum...
(ayak sesleri duyulmaz)
-le fin-
devamı için bkz. ti’li geçmiş zaman.
-günün anlam ve önemini belirten konuşma-
sevgili günlük,
bugün 13 aralık, pazar.
burası edirnekapı, istanbul..
oyunlarla yaşıyoruz oğuzcum, şimdi tehlikesiz oyunlar.
sevgili günlük,
bugün 13 aralık, pazar.
burası edirnekapı, istanbul..
henry fonda
yurdun yüksek kesimlerinde zaman zaman etkisini gösteren kar yağışı hayatı olumlu yönde etkiliyor. daha dün gece, mahsur kaldığım dağlarda kurtarılmayı beklerken soğuktan uyuya kalmışım…
“gözlerimi açınca birdenbire kendimi denizin dibinde buluyorum. ne çabuk indik yine deniz seviyesine derken ilerde kalabalık gemisiyle birlikte nuh beliriyor. meğer tufan bitmiş, sular iyiden iyiye alçalmış. ben binmemiş miydim zaten o gemiye diye kendi kendime soruyorum. uzaktan gülümsüyor, belli ki daha çok yağmur yağacak. şaşkınlığımın lacivert ceketi hala üzerimdeyken yanıma uzun boylu bir adam yaklaşıyor, sırtımı sıvazlayıp elime bir tane uçak bileti veriyor, oradan ver elini amerika. kendimi göz açıp kapayana kadar new york sokaklarında koştururken yakalıyorum. en sevdiğim dizinin çekildiği yeri bulmaya çalışıyor muyum neyim, tam burasıdır derken yönetmen yardımcısı beni kolumdan tuttuğu gibi başıma bir fes koyuyor. koluma giren aktrisi tanımıyorum bile, bir tek fırfırlı elbisesini hatırlıyorum. galiba bir osmanlı dönem filmi çekiliyor, kul ahmet your brother? rol icabı ceketimi değiştiriyorlar, hiç beğenmiyorum. rejisör hükümdar orhan beyin başkent dekorunun önünde atlar geliyor. ben at görünce hemen heyecanlanıyorum tabi, sırtına bindiğim gibi hemen başlıyorum koşturmaya. ne olduğunu anlayamayan set ekibi arkamdan öyle bakakalıyor. hızımı alamayıp bir büyüğümden öğrendiğim gibi atımı denize sürüyorum. denizde ilerlerken yarı yolda yolculuğa bir yunusla devam etsem benim için daha iyi olur diye düşünüyorum, birdenbire ışıklar kapanıyor. bir süre karanlıkta yolculuğa devam ediyorum. bu zaman zarfında kaç defa tekrar ediyorum bilmiyorum ama beni istanbul’a kadar sağ salim selametle getiriyor, indiğim yerde takım elbisemi düzeltiyorum, başımdan fes gitmiş şapka gelmiş. hemen karşımda duran memuriyet binasına doğru yürüyorum, kapıları alçaltmışlar. en kısa boylu adam bile eğilmeden giremeyecek kadar kısalmış. masamın başına geçip hesap defterlerini açıyorum. galiba onbeş yıldır burada muhasebeciymişim, dairenin bütün hesapları benden soruluyor. sandalyeye oturur oturmaz müdür hemen tepemde bitiveriyor, tuna beyi diyor, geçen haftanın hesaplarında bir yanlışlık olmuş. çok şaşırıyorum elbette, böyle önemli bir müessesede hesapları hatasız tutabilmek için haddinden fazla çaba sarf etmişimdir hep. ama defterleri açınca müdüre hak veriyorum, acaba o zaman gözüm mü kaymış, gözlüğüm mü kaymış, bir tane biri yanlış yere yazmışım. kendi hesabıma geçirmiş gibi olmuşum, aman allahım! kendi hesabıma! başımı masaya eğip bir an gözlerimi kapıyorum, açtığımda önümde nefis yemeklerle dolu tabaklar boy gösteriyor. karnım da nasıl acıkmış, sanki senelerdir bir şey yememişim. elim masayı zenginleştiren sağlıksız yemeklere sorgusuz sualsiz gidiyor. ama daha ilk lokmamda boğazımda kalmasın mı! böyle boğazımda bir şey tıkanıyor, düğümleniyor sanki, göğsümde bir hayvan tıkanmış gibi. garson kılıklı tanımadığım bir kız geliyor, çöz şu düğümü boğulacağım diyorum, beceremiyor. meğer gemici düğümü atacaklarına kör düğüm atmışlar, sizi beceriksiz adamlar! diye sesimi yükseltiyorum. kör düğümleri çözebilecek gören yok mu bu ülkede derken, güneş gözlükleriyle bir adam geliyor, bütün gücüyle sırtıma okkalı bir yumruk indiriyor da öyle fırlıyor boğazımdaki. bu esnada ben nefes nefese kalıyorum tabi. dönüp masanın örtüsünü uçlarından tutuyorum, bir çekişte masadakileri kırıp dökmeden beyaz örtüyü alıyorum. cama gidip karşıdaki dağ manzarasına bakıyorum, ne güzel yermiş diyorum bir yandan, önü deniz arkası dağ. ellerimdeki beyaz örtüyü camdan dağların üstüne fırlatıyorum, arkamdan bu sene kış ne kadar da erken geldi diyorlar. sonra atkımı sarınıp dağa çıkıyorum. daha yolun başında çok şirin muhabbetlere rastlıyorum, benim de bir tane olsa diye düşünüyorum yalansız, beslerdim ki ben bunu evde. aralarında çok değişik bir tanesi gözüme çarpıyor, ismini soruyorum ama ses vermiyor, hemen yanı başında başka bir muhabbet onun yerine cevap veriyor, isim koymadılar ona diyor, diğerlerine benzemesin diye yaptılar bunu. nedense gözüme daha da sevimli geliyor. sonra birdenbire tipi bastırıyor, göz gözü görmez oluyor. görmeyince endişeye kapılmıyorum ama, görmeden de yolumu bulabilirmişim gibi geliyor. yükseklere çıkmak gerek diye düşünüyorum, ama kar hep yolları kapatmış. üzerime çiğ düşünceler düşmeden nasıl zirveye ulaşabilirim diye düşünürken, boyumu uzatmaya karar veriyorum. başımı göğe kaldırıp yükseliyorum. büyüdükçe büyüyor boyum, ayaklarım aynı yerde kalıyor ama göz seviyem mütemadiyen yükseliyor. iyice yukarıdan bakınca tepeye giden en evla yolu görebiliyorum. havaya bakıyorum, kararıyor, dağlar yürümeden önce yürümem gerektiğini hatırlayarak, gördüğüm yolu izliyorum. meğer zirvede beni bekleyen biri varmış da ona yetişmeye çalışıyormuşum. hiçbir tabiat koşulu beni durduramaz diye kendi kendime söyleniyorum. birden karşıma birkaç kişi çıkıyor, üzerlerinde kalın montları var. hevesle yanlarına gidiyorum, başımdan geçenleri anlatmak istiyorum. can kulağıyla dinliyorlar, sonra aralarından biri “soeiklein i iseanmiru!” diyor. beni dinledikleri için teşekkür ediyorum, anlattıklarımı bir de kağıda yazıp yanlarına bırakıyorum, bir dün dilimi öğrendiklerinde anlayabilirler belki diye umuyorum. hava sertleşiyor, ayakta durmakta zorlanıyorum, kırmızı eldivenlerden üst üste iki sağ kroşeyle kendimi yerde buluyorum. başımda hakem ondan geri geri sayıyor. kırmızı ve mavi köşelerde geçen mücadelenin bana ters olduğunu başım döne döne idrak ediyorum. sonra yine hakemin psikanalitik sesi; üç, iki, bir ve.. şak! ramiz beyin muayenehanesinde koltuğa uzanmışım. adam yabancı gözlerle garip garip bana bakıyor. diplomasını duvardan indirip bana veriyor, kağıttan gemi yapıyorum. şaşkınlıkla söze giriyor, tuna beyi diyor, tam iki saattir bir sürü şey anlattınız, ama inanın ben hiçbir şey anlamadım!”
dağlardan ses geliyor, sesimi duyan var mı? sabahın ilk ışıklarıyla birlikte karın içinde bu sesle uyanıyorum. kanım hala damarlarımda sıcak akıyor, hemen elimi şah damarıma götürüp nabzıma bakıyorum, doğru yerde atıyor, heb.
yazdıklarımız olmasa ne ehemmiyetimiz var?
“gözlerimi açınca birdenbire kendimi denizin dibinde buluyorum. ne çabuk indik yine deniz seviyesine derken ilerde kalabalık gemisiyle birlikte nuh beliriyor. meğer tufan bitmiş, sular iyiden iyiye alçalmış. ben binmemiş miydim zaten o gemiye diye kendi kendime soruyorum. uzaktan gülümsüyor, belli ki daha çok yağmur yağacak. şaşkınlığımın lacivert ceketi hala üzerimdeyken yanıma uzun boylu bir adam yaklaşıyor, sırtımı sıvazlayıp elime bir tane uçak bileti veriyor, oradan ver elini amerika. kendimi göz açıp kapayana kadar new york sokaklarında koştururken yakalıyorum. en sevdiğim dizinin çekildiği yeri bulmaya çalışıyor muyum neyim, tam burasıdır derken yönetmen yardımcısı beni kolumdan tuttuğu gibi başıma bir fes koyuyor. koluma giren aktrisi tanımıyorum bile, bir tek fırfırlı elbisesini hatırlıyorum. galiba bir osmanlı dönem filmi çekiliyor, kul ahmet your brother? rol icabı ceketimi değiştiriyorlar, hiç beğenmiyorum. rejisör hükümdar orhan beyin başkent dekorunun önünde atlar geliyor. ben at görünce hemen heyecanlanıyorum tabi, sırtına bindiğim gibi hemen başlıyorum koşturmaya. ne olduğunu anlayamayan set ekibi arkamdan öyle bakakalıyor. hızımı alamayıp bir büyüğümden öğrendiğim gibi atımı denize sürüyorum. denizde ilerlerken yarı yolda yolculuğa bir yunusla devam etsem benim için daha iyi olur diye düşünüyorum, birdenbire ışıklar kapanıyor. bir süre karanlıkta yolculuğa devam ediyorum. bu zaman zarfında kaç defa tekrar ediyorum bilmiyorum ama beni istanbul’a kadar sağ salim selametle getiriyor, indiğim yerde takım elbisemi düzeltiyorum, başımdan fes gitmiş şapka gelmiş. hemen karşımda duran memuriyet binasına doğru yürüyorum, kapıları alçaltmışlar. en kısa boylu adam bile eğilmeden giremeyecek kadar kısalmış. masamın başına geçip hesap defterlerini açıyorum. galiba onbeş yıldır burada muhasebeciymişim, dairenin bütün hesapları benden soruluyor. sandalyeye oturur oturmaz müdür hemen tepemde bitiveriyor, tuna beyi diyor, geçen haftanın hesaplarında bir yanlışlık olmuş. çok şaşırıyorum elbette, böyle önemli bir müessesede hesapları hatasız tutabilmek için haddinden fazla çaba sarf etmişimdir hep. ama defterleri açınca müdüre hak veriyorum, acaba o zaman gözüm mü kaymış, gözlüğüm mü kaymış, bir tane biri yanlış yere yazmışım. kendi hesabıma geçirmiş gibi olmuşum, aman allahım! kendi hesabıma! başımı masaya eğip bir an gözlerimi kapıyorum, açtığımda önümde nefis yemeklerle dolu tabaklar boy gösteriyor. karnım da nasıl acıkmış, sanki senelerdir bir şey yememişim. elim masayı zenginleştiren sağlıksız yemeklere sorgusuz sualsiz gidiyor. ama daha ilk lokmamda boğazımda kalmasın mı! böyle boğazımda bir şey tıkanıyor, düğümleniyor sanki, göğsümde bir hayvan tıkanmış gibi. garson kılıklı tanımadığım bir kız geliyor, çöz şu düğümü boğulacağım diyorum, beceremiyor. meğer gemici düğümü atacaklarına kör düğüm atmışlar, sizi beceriksiz adamlar! diye sesimi yükseltiyorum. kör düğümleri çözebilecek gören yok mu bu ülkede derken, güneş gözlükleriyle bir adam geliyor, bütün gücüyle sırtıma okkalı bir yumruk indiriyor da öyle fırlıyor boğazımdaki. bu esnada ben nefes nefese kalıyorum tabi. dönüp masanın örtüsünü uçlarından tutuyorum, bir çekişte masadakileri kırıp dökmeden beyaz örtüyü alıyorum. cama gidip karşıdaki dağ manzarasına bakıyorum, ne güzel yermiş diyorum bir yandan, önü deniz arkası dağ. ellerimdeki beyaz örtüyü camdan dağların üstüne fırlatıyorum, arkamdan bu sene kış ne kadar da erken geldi diyorlar. sonra atkımı sarınıp dağa çıkıyorum. daha yolun başında çok şirin muhabbetlere rastlıyorum, benim de bir tane olsa diye düşünüyorum yalansız, beslerdim ki ben bunu evde. aralarında çok değişik bir tanesi gözüme çarpıyor, ismini soruyorum ama ses vermiyor, hemen yanı başında başka bir muhabbet onun yerine cevap veriyor, isim koymadılar ona diyor, diğerlerine benzemesin diye yaptılar bunu. nedense gözüme daha da sevimli geliyor. sonra birdenbire tipi bastırıyor, göz gözü görmez oluyor. görmeyince endişeye kapılmıyorum ama, görmeden de yolumu bulabilirmişim gibi geliyor. yükseklere çıkmak gerek diye düşünüyorum, ama kar hep yolları kapatmış. üzerime çiğ düşünceler düşmeden nasıl zirveye ulaşabilirim diye düşünürken, boyumu uzatmaya karar veriyorum. başımı göğe kaldırıp yükseliyorum. büyüdükçe büyüyor boyum, ayaklarım aynı yerde kalıyor ama göz seviyem mütemadiyen yükseliyor. iyice yukarıdan bakınca tepeye giden en evla yolu görebiliyorum. havaya bakıyorum, kararıyor, dağlar yürümeden önce yürümem gerektiğini hatırlayarak, gördüğüm yolu izliyorum. meğer zirvede beni bekleyen biri varmış da ona yetişmeye çalışıyormuşum. hiçbir tabiat koşulu beni durduramaz diye kendi kendime söyleniyorum. birden karşıma birkaç kişi çıkıyor, üzerlerinde kalın montları var. hevesle yanlarına gidiyorum, başımdan geçenleri anlatmak istiyorum. can kulağıyla dinliyorlar, sonra aralarından biri “soeiklein i iseanmiru!” diyor. beni dinledikleri için teşekkür ediyorum, anlattıklarımı bir de kağıda yazıp yanlarına bırakıyorum, bir dün dilimi öğrendiklerinde anlayabilirler belki diye umuyorum. hava sertleşiyor, ayakta durmakta zorlanıyorum, kırmızı eldivenlerden üst üste iki sağ kroşeyle kendimi yerde buluyorum. başımda hakem ondan geri geri sayıyor. kırmızı ve mavi köşelerde geçen mücadelenin bana ters olduğunu başım döne döne idrak ediyorum. sonra yine hakemin psikanalitik sesi; üç, iki, bir ve.. şak! ramiz beyin muayenehanesinde koltuğa uzanmışım. adam yabancı gözlerle garip garip bana bakıyor. diplomasını duvardan indirip bana veriyor, kağıttan gemi yapıyorum. şaşkınlıkla söze giriyor, tuna beyi diyor, tam iki saattir bir sürü şey anlattınız, ama inanın ben hiçbir şey anlamadım!”
dağlardan ses geliyor, sesimi duyan var mı? sabahın ilk ışıklarıyla birlikte karın içinde bu sesle uyanıyorum. kanım hala damarlarımda sıcak akıyor, hemen elimi şah damarıma götürüp nabzıma bakıyorum, doğru yerde atıyor, heb.
yazdıklarımız olmasa ne ehemmiyetimiz var?
açıklamasız adasözleri ve özleyişler sözlüğü
havalar soğurken kalan son sıcak nefesleri havvalar soluyor. bundan ziyadesiyle eminim çünkü inanıyorum. benim bin üflemeyle ısıttığım ellerimi onlar tek bir nefeste sıcak tutmayı başarıyorlar, öyleyse o nefes hakikatten sıcak olmalı. zaten ısınmak isteyenler için burada ateş yakmaya yetecek kadar el yapımı eller var, ama asıl soru pervasızca buraya yerleşmiş ve diyor ki; sırtımızdan paltomuzu çıkarmak için illa ateşlerin tutuşmasını ya da havvaların ısınmasını bekleyecek miyiz?
dışarısı ne kadar soğuk olursa olsun mühim değil çünkü ben kendi tedbirimi aldım. soğuktan korunmak için çıkmadan önce oda arkadaşım yusuf'un gömleğini giydim, kendisi örnek bir dostum olup benim mahpus damından dahi arkadaşımdır, gömleğin üstüne sevdiğimin hırkasını sırtıma geçirdim, öyle ki; bu hırkayı senelerdir behemahal giyiyorum ve hala sapasağlam, şüphesiz ömür boyu eskimeyecek bir yünden örülmüş, nihayetinde düğmelerini iliklediğim hırkamın da üstüne ahmet bey'in ceketi ile gogol'un paltosunu giydikten sonra en edebi halimle dışarı çıkmaya hazırdım.
o soğuğa rağmen sokağın köşesinde oturmuş go oynayan adamları görünce ne kadar zeki olduğumu bir daha hatırladım, allahtangobiliyorum. eved gemileri yakmamış olsam bile bir zamanlar ben de hispanyada bulunmuştum, o günler gündüzleri go taşı arayıp geceleri tango yaparak geçirdiğim, oyun tahtasındaki taşlar gibi siyah beyaz zamanlardı. şimdi sokağımızda sabırla oynayan adamları görüp de yeniden dansa başlamam gerektiğini anlayınca, birden o eski türkçe tangolar aklıma geliverdi, göktürk dilindeydi yanlış anımsamıyorsam, sevdim bir genç kadını diye başlayan, ama sözleri tam da hatırlayamıyorum. dur bakayım nasıldı:
imanımlaonabirsesverebilseydimeğer
yoksa keman mıydı? isterseniz öyle de olabilir, elbette keman sesi de güzeldir, ama klasik kemençe hepsinden ayrı bir güzeldir. bir de güzellik için göreceli bir kavram derler, yanlış, bence daha ziyade dereceli bir kavramdır, bilhassa görmeyle ve düşünmeyle irtibatlı.
busesiyleonaersembanadünyayadeğer
güftekarımız burada bir değer ölçüsü olarak dünyaya seslenmiş. dolayısıyla bizim burada busesini özlediğimiz, sesini bildiğimiz, eşini görmediğimiz ney olabilir? zaten dünyanın en güzel sesleri istisnasız her gün semada yankılanırken simada bir gülümseme hasıl ediyor.
nevazıhkidenizenginşuufuklarörgün
aslında burada hiçbir şey vazıh olmamakla beraber, aklını kullananlar için izaha da mahal bırakmaması beni açıklamaktan geri bırakıyor. yoksa nice mütercimler, muallimler, müfessirler bir araya gelse, “örgün” gibi lüzumsuz bir kelimenin burada ne aradığını bulamaz.
binümitledoğuyorheryenigün
buralara gel, gez, dolaş, gör, bil ve her seferinde aynı kapıdan çık. gerçekten de tango süper bir dansmış naif, bu yüzden dans kültürüne karşı önceden biriktirdiğim bütün kurtlarımı şimdi döküyorum. bir dahaki sefere hatırlatın da, sizlere ayakta birkaç temel figür göstereyim.
işte böyle, birkaç dakikalığına da olsa içimiz ısındıysa ne mutlu. şimdi yeniden sokağa, soğuğun pençesine dönelim, ama artık bu pençelere karşı biz de arslanlarımızı açıklayalım değil mi, yanacak ne varsa hemen buracıkta tutuşturalım, sonra hep yanında kalalım yaktığımız ateşin, sıkılan ruhumuz sıcaklıkla genleşsin, kalem tutan parmaklarımız eldivensiz ısınsın.
dans mı? jamais de la vie!
dışarısı ne kadar soğuk olursa olsun mühim değil çünkü ben kendi tedbirimi aldım. soğuktan korunmak için çıkmadan önce oda arkadaşım yusuf'un gömleğini giydim, kendisi örnek bir dostum olup benim mahpus damından dahi arkadaşımdır, gömleğin üstüne sevdiğimin hırkasını sırtıma geçirdim, öyle ki; bu hırkayı senelerdir behemahal giyiyorum ve hala sapasağlam, şüphesiz ömür boyu eskimeyecek bir yünden örülmüş, nihayetinde düğmelerini iliklediğim hırkamın da üstüne ahmet bey'in ceketi ile gogol'un paltosunu giydikten sonra en edebi halimle dışarı çıkmaya hazırdım.
o soğuğa rağmen sokağın köşesinde oturmuş go oynayan adamları görünce ne kadar zeki olduğumu bir daha hatırladım, allahtangobiliyorum. eved gemileri yakmamış olsam bile bir zamanlar ben de hispanyada bulunmuştum, o günler gündüzleri go taşı arayıp geceleri tango yaparak geçirdiğim, oyun tahtasındaki taşlar gibi siyah beyaz zamanlardı. şimdi sokağımızda sabırla oynayan adamları görüp de yeniden dansa başlamam gerektiğini anlayınca, birden o eski türkçe tangolar aklıma geliverdi, göktürk dilindeydi yanlış anımsamıyorsam, sevdim bir genç kadını diye başlayan, ama sözleri tam da hatırlayamıyorum. dur bakayım nasıldı:
imanımlaonabirsesverebilseydimeğer
yoksa keman mıydı? isterseniz öyle de olabilir, elbette keman sesi de güzeldir, ama klasik kemençe hepsinden ayrı bir güzeldir. bir de güzellik için göreceli bir kavram derler, yanlış, bence daha ziyade dereceli bir kavramdır, bilhassa görmeyle ve düşünmeyle irtibatlı.
busesiyleonaersembanadünyayadeğer
güftekarımız burada bir değer ölçüsü olarak dünyaya seslenmiş. dolayısıyla bizim burada busesini özlediğimiz, sesini bildiğimiz, eşini görmediğimiz ney olabilir? zaten dünyanın en güzel sesleri istisnasız her gün semada yankılanırken simada bir gülümseme hasıl ediyor.
nevazıhkidenizenginşuufuklarörgün
aslında burada hiçbir şey vazıh olmamakla beraber, aklını kullananlar için izaha da mahal bırakmaması beni açıklamaktan geri bırakıyor. yoksa nice mütercimler, muallimler, müfessirler bir araya gelse, “örgün” gibi lüzumsuz bir kelimenin burada ne aradığını bulamaz.
binümitledoğuyorheryenigün
buralara gel, gez, dolaş, gör, bil ve her seferinde aynı kapıdan çık. gerçekten de tango süper bir dansmış naif, bu yüzden dans kültürüne karşı önceden biriktirdiğim bütün kurtlarımı şimdi döküyorum. bir dahaki sefere hatırlatın da, sizlere ayakta birkaç temel figür göstereyim.
işte böyle, birkaç dakikalığına da olsa içimiz ısındıysa ne mutlu. şimdi yeniden sokağa, soğuğun pençesine dönelim, ama artık bu pençelere karşı biz de arslanlarımızı açıklayalım değil mi, yanacak ne varsa hemen buracıkta tutuşturalım, sonra hep yanında kalalım yaktığımız ateşin, sıkılan ruhumuz sıcaklıkla genleşsin, kalem tutan parmaklarımız eldivensiz ısınsın.
dans mı? jamais de la vie!
bir şarklısın sen, ve şark beklemenin yeridir
alışkanlıklarımızın garba bu kadar yakın durması ne büyük garabettir ki; bir gece uyurken medeniyeti elimizden çaldığına inandığımız batılılar, şimdi darphanelerinde bastıkları medeni düşünceleri ve fabrikalarında işledikleri sosyal yaşam platformlarını gözümüzün önünde uzaya fırlatırken, bizim gözümüze hep en çok izlenen filmlerin farksız karakterleri takılıyor, çünkü biz her yeni dalgayla rağmen bir türlü alabora olamamış, artık batı medeniyetinin tepsisinde yaşamaya iyiden iyiye alışmış bir ex-imparatorluğuz, mutfak jargonuyla anlatmak iktiza ederse; biz dünyanın öküzle balık üzerinde durduğuna inanırken onlar düz bir tepsi şeklinde ısrarcıydı, şimdi ise inanışlar ziyadesiyle değişti, tepsiler rafa kaldırıldı ama düzlük umumun efkarı arasında hala baki, böyle olunca benzerleri arasında hala yörüngelere, dönüşe ya da yerçekimine inanmak da fuzuli, bazen ise nef’i, ne diyim.
oysa ben mahkeme önünde farklılığını ispatlamış bir davacı olarak inanıyorum ki, ülkemizin halihazırdaki göz zenginliğini düşününce sonsuz gelirin paylaştırılmasında adalet mümkün, onun için istiyorum ki temeli her türlü olumsuzluğa sabırla dayanan, bir konstrüksiyon elemanı olarak laf/fal ikilisinden ziyade hal/lah kimyasal maddeleriyle sertleştirilmiş ve hatta çifte su verilmiş fikirlerin bükülmezliğinden destek alarak yükselen şu karşımızdaki yüksek muhakeme binası, başımızdaki bu sosyete partisinin kapatılmasına maddi manevi her türlü desteği vermekle birlikte bu konudaki gerekçeli kararsızlığını da rahatça açıklayabilsin, tabi eğer içinde bulunduğumuz bu “hal” ve bu “lah”za, muhtemelen hiçbir “laf” ve hiçbir “fal”ın söyleyemeyeceği bir hikayeyi aynı mimari dilde anlatmayı başarabilecekse.
daha çok tanpınar okumalıyız.
oysa ben mahkeme önünde farklılığını ispatlamış bir davacı olarak inanıyorum ki, ülkemizin halihazırdaki göz zenginliğini düşününce sonsuz gelirin paylaştırılmasında adalet mümkün, onun için istiyorum ki temeli her türlü olumsuzluğa sabırla dayanan, bir konstrüksiyon elemanı olarak laf/fal ikilisinden ziyade hal/lah kimyasal maddeleriyle sertleştirilmiş ve hatta çifte su verilmiş fikirlerin bükülmezliğinden destek alarak yükselen şu karşımızdaki yüksek muhakeme binası, başımızdaki bu sosyete partisinin kapatılmasına maddi manevi her türlü desteği vermekle birlikte bu konudaki gerekçeli kararsızlığını da rahatça açıklayabilsin, tabi eğer içinde bulunduğumuz bu “hal” ve bu “lah”za, muhtemelen hiçbir “laf” ve hiçbir “fal”ın söyleyemeyeceği bir hikayeyi aynı mimari dilde anlatmayı başarabilecekse.
daha çok tanpınar okumalıyız.
ankara’dan paşa gelmiş; evde bir bay, ram havası
iki bin dokuz yılı ekiminin yirmi dokuzuncu günü balkona çıktım. sokağın genel durumu ve görünüşü şöyledir:
evimin hemen çaprazındaki eğitim kurumundan kurumsal kurumlar dökülmeye devam ediyor. baca temizleme ekipleri bugün mesai yapmadığından sokağımızı kesif bir is kokusu kaplamış. karşı komşum muhal teyze sepetini sarkıtmış, şu kadına bir bakar mısın rıza efendi, şair burada bakkala seslenmiş. kırmızı köşedeki bakkal veresiye defterini doldurmaya devam ederken, mavi köşedeki boksör de not defterini ölesiye dolduruyor. kendisi ilk gençliğinde boksörmüş, yumruklu sahnelerde ayhan ışığa dublörlük yaparmış, şimdi ise incecik de olsa bir kitap yazma derdinde.
sokağımızdaki yirmi altı evin camında ya da penceresinde bayrak asılı, bunların üç tanesi yatay, diğerleri dikey vaziyette, dik asılan bayrakların on üçünde atamızın resmi mevcut ise, resmi kaynaklara göre resimsiz bayrak sayısı kaçtır? karşı binanın altındaki büfe salata ve portakal suyunu bir fazilet rejimi olarak benimsemiş, rejimdeki kızlar formunu korumak için yemeklerini buradan yiyorlar, formalarını korumak için bir çaba sarf ettiklerine ise henüz şahit olmadım.
yolun kenarına park etmiş on iki araba var, dört tanesi beyaz, yedi tanesi beyaz değil. bu arabalar çocukların sokakta top oynamasına engel olmuyor, çünkü çocuklar sanki küme düşürülmüş gibi hiç top oynamıyorlar, ama kızlar bisiklete binip lastik atlıyorlar, böyle giderse belki ileride bisiklet söylemeyi bile öğrenebilirler. onun dışında sokağa günün anlam ve önemini belirten genel bir coşku hakim, bu husus özellikle lambaların üzerine konan kuşlarda kolayca gözlemlenebiliyor.
köşedeki okulun bahçesinden şiir sesleri geliyor, ama vurulan yok, atılan bütün şiirler kurusıkıymış meğer, çocukları eğlendirmek için. derin bir neyse çekip, son hevesimi aldıktan sonra, içeri girmeden bir kez daha dışarı göz gezdiriyorum: sol yanımdaki binanın giriş kat balkonunun önünde seksek oynamaya çalışan çocuklara, huriye teyzeleri mutfaktan el sallıyor, onlara yemeleri için elmalı tart ve içecek birer soğuk ant getiriyor, ve işte bu hareketiyle istisnalı hepsinin gönlünü kazanıyor. aralarından bir kız elindeki taşı havaya atıp sevinçle mutfak balkonuna koşuyor. zannedersem sokaktaki bu düzen senelerdir hiç bozulmuyor, bu sokakta büyümek ne de hoşmuş meğer, o zaman elbette, yaşasın statükocu huriye!
evimin hemen çaprazındaki eğitim kurumundan kurumsal kurumlar dökülmeye devam ediyor. baca temizleme ekipleri bugün mesai yapmadığından sokağımızı kesif bir is kokusu kaplamış. karşı komşum muhal teyze sepetini sarkıtmış, şu kadına bir bakar mısın rıza efendi, şair burada bakkala seslenmiş. kırmızı köşedeki bakkal veresiye defterini doldurmaya devam ederken, mavi köşedeki boksör de not defterini ölesiye dolduruyor. kendisi ilk gençliğinde boksörmüş, yumruklu sahnelerde ayhan ışığa dublörlük yaparmış, şimdi ise incecik de olsa bir kitap yazma derdinde.
sokağımızdaki yirmi altı evin camında ya da penceresinde bayrak asılı, bunların üç tanesi yatay, diğerleri dikey vaziyette, dik asılan bayrakların on üçünde atamızın resmi mevcut ise, resmi kaynaklara göre resimsiz bayrak sayısı kaçtır? karşı binanın altındaki büfe salata ve portakal suyunu bir fazilet rejimi olarak benimsemiş, rejimdeki kızlar formunu korumak için yemeklerini buradan yiyorlar, formalarını korumak için bir çaba sarf ettiklerine ise henüz şahit olmadım.
yolun kenarına park etmiş on iki araba var, dört tanesi beyaz, yedi tanesi beyaz değil. bu arabalar çocukların sokakta top oynamasına engel olmuyor, çünkü çocuklar sanki küme düşürülmüş gibi hiç top oynamıyorlar, ama kızlar bisiklete binip lastik atlıyorlar, böyle giderse belki ileride bisiklet söylemeyi bile öğrenebilirler. onun dışında sokağa günün anlam ve önemini belirten genel bir coşku hakim, bu husus özellikle lambaların üzerine konan kuşlarda kolayca gözlemlenebiliyor.
köşedeki okulun bahçesinden şiir sesleri geliyor, ama vurulan yok, atılan bütün şiirler kurusıkıymış meğer, çocukları eğlendirmek için. derin bir neyse çekip, son hevesimi aldıktan sonra, içeri girmeden bir kez daha dışarı göz gezdiriyorum: sol yanımdaki binanın giriş kat balkonunun önünde seksek oynamaya çalışan çocuklara, huriye teyzeleri mutfaktan el sallıyor, onlara yemeleri için elmalı tart ve içecek birer soğuk ant getiriyor, ve işte bu hareketiyle istisnalı hepsinin gönlünü kazanıyor. aralarından bir kız elindeki taşı havaya atıp sevinçle mutfak balkonuna koşuyor. zannedersem sokaktaki bu düzen senelerdir hiç bozulmuyor, bu sokakta büyümek ne de hoşmuş meğer, o zaman elbette, yaşasın statükocu huriye!
kuşlara inanmıyorum ama bir göç var
bu kesmeye yatırdığım benim öz oğlum, ismi ahkam. aşka olan inancımı sınamak için şimdi huzurlarınızda sade bir törenle kendisini keseceğim, ama meraklanmayın bu seremoniyi elimden geldiğince kısa keseceğim.
zaten uzayacak gibi değil, zira elimdeki bıçağa direnmiyor hiç, çünkü direnmek zordur, süper kahraman gücü gerektirir. gözlerini de ince bir örtüyle iyice örttüm ki, ahkamımı kesmeden önce hiç göz göze gelmeyeyim.
aslında göze gelmekten çekinmem, ama gelmedim işte, ama geldimse de bu dünyaya hep değil bazen göremiyorum, en çok da gözü kördür dediklerinde gülüp geçiyorum, baksanıza düpedüz gözler bağlı işte hangi körlükten bahsetmeli?
gösteri esnasında kafanız karışırsa haber verin, fakat görünen kör kılavuz istemez artık, bana yıldırım ihtimalinden ya da mesafe kültüründen bahsetmesinler. ilk bıçak darbesini buradan, göz göre göre vurabilirim ki, artık göz bu mevzuda çok gerekli değildir.
bu elimde tuttuğum bıçak, bildiğiniz bıçak yani el filan değil alenen bıçak, kendi elimi kesmeden bu işi bitirmem gerektiğini yeter şart olarak önüme seriyor, elimi tutarsa bıçağı vurmayabilirim ama, hale bakın ki yatırdığım ahkamı hala tunaadamakıllı kesebilmiş değilim.
derken..
bu kesmeye yatırdığım benim öz oğlumdu, ismi ahkamdı, bu yukarıdan, bulutların arasından gelen ise, bana ahkam kesmemem gerektiğini öğretiyor, al bunu kes diyerek kucağında getirdiği ise, iflahım. artık sen inandığını ispatladın derken ciğerlerim iflasın eşiğinde.
halbuki çok kolay rüyalar görebiliyordum, ondan cesaretle kendimi bu konuda ahkam kesmek için şartlamıştım, meğer rüyada ayakkabı görmek hayra alamet değilmiş. hadi şimdi birisi bunu filme çeksin, iyisinden iki oyuncu bulun. casting bizim işimiz mi, yoksa hayatıma casting mi var, daha anlayamıyorum.
aşk dedikleri zaten her daim gömlek cebimde duruyor, ama sonunda gün olunca seni sen olduğun için sevmeyeceğimi de kesin biliyorum, ve başlarken söylediğim sözümde durabildiysem şimdi ne ala mualla, umarım seremoniyyi yeterince kıssa kesebilmişimdir.
hamiş:
büyük türk mütivittırı tunaadam’dan damdan düşüren cümleler için müracaat en üst kat.
zaten uzayacak gibi değil, zira elimdeki bıçağa direnmiyor hiç, çünkü direnmek zordur, süper kahraman gücü gerektirir. gözlerini de ince bir örtüyle iyice örttüm ki, ahkamımı kesmeden önce hiç göz göze gelmeyeyim.
aslında göze gelmekten çekinmem, ama gelmedim işte, ama geldimse de bu dünyaya hep değil bazen göremiyorum, en çok da gözü kördür dediklerinde gülüp geçiyorum, baksanıza düpedüz gözler bağlı işte hangi körlükten bahsetmeli?
gösteri esnasında kafanız karışırsa haber verin, fakat görünen kör kılavuz istemez artık, bana yıldırım ihtimalinden ya da mesafe kültüründen bahsetmesinler. ilk bıçak darbesini buradan, göz göre göre vurabilirim ki, artık göz bu mevzuda çok gerekli değildir.
bu elimde tuttuğum bıçak, bildiğiniz bıçak yani el filan değil alenen bıçak, kendi elimi kesmeden bu işi bitirmem gerektiğini yeter şart olarak önüme seriyor, elimi tutarsa bıçağı vurmayabilirim ama, hale bakın ki yatırdığım ahkamı hala tunaadamakıllı kesebilmiş değilim.
derken..
bu kesmeye yatırdığım benim öz oğlumdu, ismi ahkamdı, bu yukarıdan, bulutların arasından gelen ise, bana ahkam kesmemem gerektiğini öğretiyor, al bunu kes diyerek kucağında getirdiği ise, iflahım. artık sen inandığını ispatladın derken ciğerlerim iflasın eşiğinde.
halbuki çok kolay rüyalar görebiliyordum, ondan cesaretle kendimi bu konuda ahkam kesmek için şartlamıştım, meğer rüyada ayakkabı görmek hayra alamet değilmiş. hadi şimdi birisi bunu filme çeksin, iyisinden iki oyuncu bulun. casting bizim işimiz mi, yoksa hayatıma casting mi var, daha anlayamıyorum.
aşk dedikleri zaten her daim gömlek cebimde duruyor, ama sonunda gün olunca seni sen olduğun için sevmeyeceğimi de kesin biliyorum, ve başlarken söylediğim sözümde durabildiysem şimdi ne ala mualla, umarım seremoniyyi yeterince kıssa kesebilmişimdir.
hamiş:
büyük türk mütivittırı tunaadam’dan damdan düşüren cümleler için müracaat en üst kat.
nuh ya da mevsimsel farkındalık
bu topraklarda rüzgarlar haddinden fazla şiddetlenmeye başladı, eğer bir tufan ihtimalini göz önünde bulundurursak, o gemiye ikimizin birlikte binme ihtimali mevcut; yok eğer hafif yağmurlarla geçiştirmeye devam edeceksek günleri, önümüzdeki defterlere yangın duaları yazmaya devam edeceğiz.
KANAVİÇE
rüzgar: rüzgarlar, uçurtmaları uçuranlar ve uçurmayanlar olarak ikiye ayrılır. sıcak ve soğuk rüzgarlar diye de ayrılabilirler ama bu kısa süreli ayrılıkları müteakip çabuk barışırlar. bazı rüzgarlar gemi götürür, bazıları gemi azıya alır, bazıları gemi batırır, bazıları ise gemi uçurur. biz burada nefesten mütevellid kuvvetli esen ve yakaladığında uçuran rüzgarlardan bahsediyoruz.
had: haddi müdaafa yoktur, vaadi müdafaa vardır. o vaat, bir misli bahadır, bir sengine yekpare acem mülkü fedadır. yazılarının kenarına kalemle süslü sınır çizgileri çizersin ki herkes girmesin, buna had sanatı denir. haddi zatında bu kez yazarın da haddini aştığını düşünmüyor değilim ama izin ver sınırlarımı da ben çizeyim değil mi, kırmızı damlı evler ve gözetleme kuleleri en iyi haritalarda görünürmüş, hadi ordan!
şiddet: “ne bu şiddet bu cemal/şu bendeki aşk olmasa” mısralarında şairin de belirttiği gibi, sevdiceğin cemali bazen o denli şiddetlidir ki, uzaklaştıkça yakar. öyle de bir güneştir işte medeniyet gibi. ama ne olursa olsun kağıtta şiddete hayır, çünkü şiddet, iki d ile yazılır, yazımızı okuyan kıymetli okura şeddedemeyeceği bir teklif sunar.
tufan: en kötüsü de tufanda yalnız kalmaktır. bir yazar demiş ki, “beni inandırmak için tufana gerek yoktu, ben zaten ezelden beridir yağmur severim.” buradan kendisine sesleniyorum, ses veriyorum, kork-ma. bütün şairler yazarlar müzisyenler hep aynı yağmuru mu kullanıyoruz sanki, elbette hayır. ama bu postmodern tufanı müteakip gemilerin dağlardan geri dönüşünde nebi ses nebi nefes, uzaklarda bireylerde, şarklılar söyleniyor. peace!
göz: konuşmaya yarayan organımıza göz denir. kitap okumaya yarayan organımıza da göz denir ama kitap okurken konuşulmaz gürültü olur. göze gelmek kötü, göz göze gelmek iyi, gög-göz’e gitmek çirkindir, izmir sevmem zaten hiç. gözün nur topu gibi bir de bebeği vardır, ama mahremin arka kapağında da okunabilen gözbebeği tanımından burada bahsetmek istemiyorum, onu yerine şöyle bir alıntım var:"senin gölgeni içmiş, onun göz bebekleri". shocking!
gemi: zannedildiği gibi meçhule filan gitmez hiçbiri, bu konuda bana güvenebilirsiniz. su üstünde yüzen her şeye gemi galiba denir, bütün denizlerin mürekkep olduğunu düşünürsek kağıt gemilerin denizde yüzmesi bir tarz çelişki sanki oluşturur. yok eğer bütün mürekkeplerin deniz olduğunu kabul etsek bu sefer de vapurlara olan aşkımız karşılıksız herhalde kalacak, o halde buradan ona yetişebilmek için ek sefer konulsun. bu arada, karpuz kabuğundan gemi olmaz, film de.
ihtimal: yakin ve tuzak olmak üzere iki çeşittir. okullarda uygulamalı dersi gösterilen ikincisi, dersini öğrendikçe rüyalarda gösterilen birincisidir. ülkemiz çok değişti, artık ihtimal filan olmaz diyenlere, ikibinli yıllarda fransız ihtimali gibi hareketler görülmez sananlara, belki de ben fransız olurum ama böyle bir şeye asla ihtimal vermiyorum diyenlere şöyle seslenilir: ihtimal verilmez, alınır.
hafif: müzik. din leyelim ley buakşam? önüne geldiği kelimeye "az" gibi pek de olumsuz sayılmayacak bir anlam katsa da, önüne geldiği kıza hiç de olumlu sayılmayacak biranlam katar. örneğin afrikanın bazı beldelerinde meşreb itibarıyle kulağına çalınan istisnasız her müziğe yüksek oynaklı refleksif figüratif fiziksel tepkiler veren kızların ardından gıyaben hafif denildiği duyulmuş, ama müzik sesi ne hikmetse duyulmamıştır. hey mr.dj! please don’t stop the music!
yağmur: bkz.(dahadikkatli)
günler: köpürür. snoblaşır. günler sayılınca geçer, öpünce geçmez, tavır yapma müdürüm bu alıntı sayılmaz. altın günlerinden vazgeçilir sinema günlerinden vazgeçilmez, gelen günleri geriye boş göndermemek günlerin sahibinden alkış alır, komşu tabağı bile boş yollanmazken ne haddimize. haftanın bazen bir, bazen bin günü vardır; ama belki günlerce süren “günü yaşa” hayatımızın son gününde, daha günü yaşayamadan kaybedince anlayacağız ki aslında günü değil gülü kurtarmak gerekiyordu, bilesin, göğsümde hangi yöne açılmış tek gülsün, der gibi, şizofrengidergibi, bu da mı gül değil sayın hakem?
defter: en güzel defterler alın çizgili harika metod defterlerdir. ama benim öyle güzel defterlerim olmadı hiç evet, hepsini kendim aldım, satırlarını kendim çizdim, sayfalarını kendimle doldurdum, galiba ondan mütevellid ne sağdan ne soldan kimseye uzatamadım. neyse uzatmayayım, kendi yazdığım bu defterlerden okuyunca şüphesiz zarardayım, halbuki bütün defterleri bir muhasebeci hassasiyetiyle tuttuğumu sanmıştım. ne diyeyim, aaa, maça çok iyi hazırlanmıştık, sonuna kadar mücadele ettik, üç puan istedik ama olmadı, artık önümüzdeki defterlere bakıcaz.
yangın: su yangını söndürür derler, şu yangın hariç?
dua: karıcığım bana eroin koya
rabbim şimdi bir polisi tutuklar gibi
değişik bir hayvan tıkanıyor göğüslerimde
menşei cam çocukların haysiyetiyle
pasiflora anlamında tiren koşayım.
koşayım filmlerin adı bu olsun
şehre laciverd bir ceket gibi yakışsın yağmur
rabbim gör rabbim duy rabbim bağışla
rabbim kızın annesi bankada memur.
sol yanlarım cumartesi küle çalışsın
mason teşkilatlara çapsın bisiklet
titreyeyim muştalara sapayım kopkor
rabbim kız okula geliyor, yaşasın cumhuriyet!
işte yeniden gür bir kapsül sürçsün eşikte
al sakallı bir kelebek başlasın bitsin
bu kestiğim son kardeşim surları sökün
hayır judas düğünüme gelmeyeceksin!
semerkandı denetleyen bir dedektif mor
yar göğsüne salmadığım şu pürüz sicim
sakis dahi peşindedir bir kur’an’ım vor
eh onu da siyah kotumla giyeyim rabbim!
rabbim o tarz bir tiyatro gelsin bu şehre
haddinden fazla mermi kuvözden seksin
rabbim rabbim ben de sordum sarı çiçeğe
ah beni de şu direğe bağlayın gitsin!
işte şimdi kör bir masat yorumluyorum
ham meçlere seyrediyor göz bebeklerim
öğrettiğin trenlerle baştan çıkayım
lübabeyim lübabesin lübabe rabbim!
ah muhsin ünlü
V for velettalin, amin.
benden önce laciverd söylemek
bir mukaddes cinayet bizi o gün dışarı çıkarırsa eğer, ellerimizde ufalanıp postmodern tanklara savrulalım. o zamana dek yol bulamamış kalbimizle sınırlı kalmasın taş işçiliği, karşılıklı bronz heykellerimiz yapılsın güneşe hiç çıkmaksızın, topluma inat iki madeni insan gibi bükülmez boyunlarla, çağdaş düşünce müzelerinde gezip koşmaz atlar binelim, ve modern sanat nihayet yüzümüzü birbirimize baktırsın.
-müjdemi isterim beyefendi, bir olunuz oldu.
-ol ey!
-müjdemi isterim beyefendi, bir olunuz oldu.
-ol ey!
die verwirrungen des zöglings ediTörleß
nehir akıyor peki ama neden siz heb.
nedensiz heba ettiğim vaktimi geri kaza.
vaktimi geri kazanabilmenin bir yolu da.
daralanda mücadeleyi kazanmak için yapı.
yapılması gerçekten gereken asıl.
-nokta-
en asil duygunun insanı biliyorum.
yorumsuz yazılar yazmaktan kaçın.
açın yalın halinden tok ne anla.
ne anladığınız kadar nasıl anladı.
asıl anladığınızı sandığınız cümlelerin içi.
cümlelerin içinde hep sembollerle yakıl.
akıl asıl şimdi kullanmak için değil de ne.
deneyin galibi muhakkak ve karlı çıkın.
-ses-
vakarlı çıkın artık sevdiğinizin yanı.
izin yanında ise hepten kül olmuş ad.
:kul olmuş adamın açıklamadan bıraktı.
aktığı mecraları serinleten bu nehir.
bu ne hira dostlarım ne maveraünnehir.
-na karat-
nedensiz heba ettiğim vaktimi geri kaza.
vaktimi geri kazanabilmenin bir yolu da.
daralanda mücadeleyi kazanmak için yapı.
yapılması gerçekten gereken asıl.
-nokta-
en asil duygunun insanı biliyorum.
yorumsuz yazılar yazmaktan kaçın.
açın yalın halinden tok ne anla.
ne anladığınız kadar nasıl anladı.
asıl anladığınızı sandığınız cümlelerin içi.
cümlelerin içinde hep sembollerle yakıl.
akıl asıl şimdi kullanmak için değil de ne.
deneyin galibi muhakkak ve karlı çıkın.
-ses-
vakarlı çıkın artık sevdiğinizin yanı.
izin yanında ise hepten kül olmuş ad.
:kul olmuş adamın açıklamadan bıraktı.
aktığı mecraları serinleten bu nehir.
bu ne hira dostlarım ne maveraünnehir.
-na karat-
bir astronodun nod defteri
sanki uzaklaştıkça soğuyor mu ne. donarak ölmekten kaç ve elektrikli sobalara sığın. hem bildiğin ışıkla ısıtıyormuş bak. ufo gören masum köylü, milletin efendisi. bu zamanda böyle efendi astronotlar kolay bulunmuyor. tam karşımda bilinmeyen uçan isimler, uçmaya dair hikayelerle uçan daireler. öteki boğaziçi mezunundan uygulamalı daire uçurma dersleri. ah güzelim artık astronotlar da öyle şişman ki sorma. eskiden bu şarkıları çok severdin diye hatırlıyorum zekiye. bence sen uzayı da seversin heparını da. aya ayak basanı da ayık bakanı da kahraman bellersin. tekrar düşündüm de, tarih tefekkürden ibaret. hem galiba tarihte sadece neil bu şerefe nail olmadı. ve devrim teorisyeni arkadaşlar da bittabi astronot olabilir. o zaman ne duruyorsun, yuri be koçum seni kim tutar? da, ben bir yerden bir ses duydum galiba? mekiğin kapısına bir de not yapıştırmış köftehor: aya gittim gelicem. imza: Armstrong. eh, o zaman sen de yuri ya kulum, buaşka ne diyeyim. he de be, biaşka ne denir ki, olağanüstü halimi hatırımı sor geç ama, ilan edilen o halde şimdi sen de mi moon yoksa? demi moon, demi tavşan, demi bilmem ne belarus? yarım ay, mavi tuna; mavi ay, bu rus milislerin hesabını görün paşam! genelgeçer zevklerin beyhudeliğini anlatan genelgeler çıkarın. zeki müren, ze kim üren! bu nota ancak tamburla çıkar. şol cennet yurdumuzda bazen kanunun da işlemediği şarkiler vardır. paşa hepinize hak veriyor ince telden, lütfen siz de doğru notaya basın. ama sudan sebeplerle itfaiyeye kızmayın n’olur. entelijansiya yangına sıkılan sudan çıkmış balık gibi şaşkın; çölde çay kaşığı tuz, huysuz ve tatlı kaşığı biber, tavuk suyuna çorba kaşığı laf. boş konuşmaktan imtina ediyorum boşkanım. ama böyle sekiz ciltlik bir eserde uyku o kadar iyi geliyor ki son cildime. üstelik buranın yemeklerinin tadına doyulmaz, ici restaurant “le monde”. garsonlar bile dev kazanlarda marine edilmiş marineler. uzayda olsa bu yemekleri kolay kolay bulamazsınız. üzgünüm ama böylesine ebedi hayatta kendinizi edebiyat sosuna hiçbir kitapta bulamazsınız. yo hayır o adam “düşenler”de seni beni yazmadı katiyen, belki bir kalemde sildi. bir de üstüne üstlük evren genişliyor diyorlar, galaksi şeytan! bu nasıl bir hikayeye dönüştü böyle! neyse n, oysa o, koltuğunun altında kitap taşırdı, kimse kim ki, duksa duk, geçen hilalde ayın elemanı seçmeleri geldiği zaman, biz ilk kadın astronottan çok umutluyduk. ama o dahi yerçekiminin cazibesine kapıldı, işte buna inanması çok üzücü, çünkü nasa hakemleri bütün puanlarını sildiler. ve hay, eleğinde eleman eleyen patron, patron! ben buranın yabancısıyım da, şu ilerideki köşeyi en kısa yoldan nasıl dönebilirim? bu ilana kulak ver ya bancı. bak simya deneylerinde kullanmak için vasıfsız element aranıyormuş. ücret dolgunmuş, ama senin düşmeyen dolgun kalmamış. şol yumruğumla o dişi kırmamın üstünden kaç sene geçti? bilmiyoruz, bilmiyor, bilmukabele. Sonra mevzular akl aştıkça, yerlere taşan kanlar koyulaşıyor. tavşan kanlar, demi mor. e onu da siyah çayla içeyim n’apiym. uzay mekiğim dokunmatik pilotta ve göktaşı başımıza yaklaştıkça aklaştı. ama yerçekiminden azade vicdanım rahat, ne de olsa, hasbelkader bu yaşa kadar gelmiş olsam bile, yaşımı göstermediğim planör sosyete tarafından kolayca bilinir, çünkü ben başka bir dilde bisiklet söylüyorum, ve orada bisiklete dolayca binilir.
hay
bayanlar baylar bugünkü gönderimizde sizlere daha önce hiç denenmemiş bir deneme hazırladık. şimdi çok basit bir deneme yanılma, koşulsuz inanıp gerçek sanılma, ve sevilen yazarlara boynundan sarılma yolu ile; ne okuyup ne sandığınızı, ne üzerindeki örtüyü ne de kapağındaki kilidi atlamadan, bir bir anlatmak ve pazarlıksız anlaşmak istiyorum, bu yüzden asıl bahsedeceğim mevzuyu hatırımda tutmakla beraber şimdilik size irademden başka bir şey bahşedeceğim, eğer hazırsanız buyrun size mutlak monarşi süsü verilmiş demokrasi.
Ellerinde bayraklarla meydanlarda toplanmış saygın kalabalık için, olanca kuvvetiyle toprağa tutunmuş, gönül kökünden türetilmiş bir kelimemiz var, göndermek istediğimiz kelimeleri ucuna takıp sallandırdığımız, tepesinde küçük bir topu dahi olan uzunca bir gönderi andırıyor. Belki de tam şu anda bir yıldız kaydı. Lakin bayraklar sadece yılın belirli zamanlarında burçların ucunda ya da taşları kırılmış metruk okul bahçelerinde dalgalanmayacağı için, insanoğlu üstün yeteneği sayesinde gönderme yapmak için birbirinden güzel birkaç yöntem geliştirmiştir. bunlar mesela nelerdir?
Bilindiği üzere posta şirketleri, zeplinler, şişeler, güvercinler, kamyonlar gibi bu iş için kullanabileceğimiz çeşitli güzellikler mevcuttur. göndermek istediğimiz mektupları yazdıktan sonra, gönderme yapmak istediğimiz kelimelerle tıkabasa doldurarak ya da odanın içinde durmadan dolanarak, az önce saydığım yöntemlerden birisini seçip kolayca gönderebiliriz. Aslında bu yöntem nevinden saydıklarımız arasında hiçbirinin alınma garantisi yoktur, bazen okuyan kişi yazdıklarımıza alınabilir tabi, ancak bu ses benzeşmesi olduğu için gol sayılmaz.
Posta şirketleri bir yana bırakılırsa, güvercinlerin ayak bileğine küçük kağıtlar bağlayarak yapılan göndermeler IVIVIVIVI.Henry ingilteresinde ya da IXIXIXIXI.Louis fransasında çok romantik olur, bazen ülkemizde de masum örnekleri görülebilir, güvercinler genelde göğsümüzde sıkıştığında bu şekilde yapılan uçuşlar hem göndereni, hem alanı, hem de yenicami önündeki güzelim kuşları rahatlatır. Kelimeleri şişe ile gönderme metodu ise sadece ıssız adalarda ya da denizin ortasında mahsur kalmış denizcilerin kullandığı bir metod olup, bu adamların bolca tükettikleri rom şişelerinin içini kıyak kafayla yazdıkları mektuplarla doldurarak denize atmaları suretiyle gönderilirler, bu mektupların elliüçte yedi oranında sarhoşken yazıldığı isviçreli bilimadamlarınca ispatlanmıştır. Üstelik bu tarz göndermeler esnasında esen eski rüzgarların çok acayip etkileri olmakta, sıcak rüzgarlar şişeleri çöl kadar sıcak yerlere götürürken, soğuk rüzgarlar ise kıyıya varmasını engellemekte hatta kutuplara gönderebilmektedir ki orada geceler bile altı aydır, dolayısıyla, denize atılmış bir şişeyse her kitap, kapıları her gelene açılmazsa, bu sözün gerçeklenmesi için önce attığınızın bulunacağından emin olmanız gerekir.
Şehirlerarası göndermeler için ekseriyetle kamyonlar, ülkelerarası göndermeler için müessiriyetle zeplinler kullanılır. Kamyonlar kavunla birlikte kasalarında kelek yapmayacak kelimeler de taşırlar, zeplinler ise taşımacılıkta mesafe tanımaz ve bir kere havalandıktan sonra yansalar da farketmez. Yanmaktan bahsetmişken, göndermek için yazılı birşeyler bulamadığımız zaman ya da yazdıklarımızı göndermeye değer bulamadığımız zaman, derdimizi dumanla da rahatlıkla anlatabiliriz. Bunun için iki yöntem vardır, birincisi yazdıklarınızı yakmaktır ki, bu kolay yoldur, ama kağıtlar çabuk yandığı için dumanı hemen kayboluverir ve maazallah daha yükselmeden bir rüzgar alır götürürür. Bir diğeri ise daha uzun süre yanacak ve sevgi dolu kokulu dumanlar çıkaracak bir şey bulmaktır. Misalen, can yakmak iyidir, bir kere yandıktan sonra bir daha oduna ihtiyaç duymaz, doğru usüllerle yakıldığında kolay kolay sönmez, yangınını ancak haberi alan tarafın verdiği ihbara istinaden, ayak bileklerine küçük kağıtlar iliştirilmiş itfaiyeci kuşların gagasında taşınan sular dindirebilir.
Ateşin bulunmasından sonra geçen şu kısacık zaman zarfında, teknolojinin de hızla ilerlemesi sayesinde son yıllarda radyo dalgalarının bile bir gönderme yöntemi olarak kullanıldığı görülmüştür, ama bunun için kolay kolay ısınmayan klimalı bir kulak gerekir, bazı insanların hiç kulakları yoktur ve saçlarıyla olmayan kulaklarını kapatırlar, onları ancak desparate housewives paklar ve konumuz haricidir boşverin, fakat kolay gibi görünse de radyo dalgalarıyla gönderme yapabilmek için öncelikle elektrik denen enerjinin keşfedilmesi gerekir, tesla yardımcınız olsun. Yakın geleceğe damgasını vurmasını belkediğimiz bu elektrik denilen enerji türünün, sadece mevzubahis ses dalgalarıyla değil, gönderin ucundaki bayrağın her dalgalanmasında ucundan düşüveren kelimelerle, aynı zamanda elektronik posta ya da blog denilen uzay mekikleriyle de uzayda kendini göstereceği ve bunun fezada yaşamaya mahkum astronotlar için, astroidin galaksi turu ayarında bir devrim niteliği taşıyacağı tarafımızca değerlendirilmektedir.
Ellerinde bayraklarla meydanlarda toplanmış saygın kalabalık için, olanca kuvvetiyle toprağa tutunmuş, gönül kökünden türetilmiş bir kelimemiz var, göndermek istediğimiz kelimeleri ucuna takıp sallandırdığımız, tepesinde küçük bir topu dahi olan uzunca bir gönderi andırıyor. Belki de tam şu anda bir yıldız kaydı. Lakin bayraklar sadece yılın belirli zamanlarında burçların ucunda ya da taşları kırılmış metruk okul bahçelerinde dalgalanmayacağı için, insanoğlu üstün yeteneği sayesinde gönderme yapmak için birbirinden güzel birkaç yöntem geliştirmiştir. bunlar mesela nelerdir?
Bilindiği üzere posta şirketleri, zeplinler, şişeler, güvercinler, kamyonlar gibi bu iş için kullanabileceğimiz çeşitli güzellikler mevcuttur. göndermek istediğimiz mektupları yazdıktan sonra, gönderme yapmak istediğimiz kelimelerle tıkabasa doldurarak ya da odanın içinde durmadan dolanarak, az önce saydığım yöntemlerden birisini seçip kolayca gönderebiliriz. Aslında bu yöntem nevinden saydıklarımız arasında hiçbirinin alınma garantisi yoktur, bazen okuyan kişi yazdıklarımıza alınabilir tabi, ancak bu ses benzeşmesi olduğu için gol sayılmaz.
Posta şirketleri bir yana bırakılırsa, güvercinlerin ayak bileğine küçük kağıtlar bağlayarak yapılan göndermeler IVIVIVIVI.Henry ingilteresinde ya da IXIXIXIXI.Louis fransasında çok romantik olur, bazen ülkemizde de masum örnekleri görülebilir, güvercinler genelde göğsümüzde sıkıştığında bu şekilde yapılan uçuşlar hem göndereni, hem alanı, hem de yenicami önündeki güzelim kuşları rahatlatır. Kelimeleri şişe ile gönderme metodu ise sadece ıssız adalarda ya da denizin ortasında mahsur kalmış denizcilerin kullandığı bir metod olup, bu adamların bolca tükettikleri rom şişelerinin içini kıyak kafayla yazdıkları mektuplarla doldurarak denize atmaları suretiyle gönderilirler, bu mektupların elliüçte yedi oranında sarhoşken yazıldığı isviçreli bilimadamlarınca ispatlanmıştır. Üstelik bu tarz göndermeler esnasında esen eski rüzgarların çok acayip etkileri olmakta, sıcak rüzgarlar şişeleri çöl kadar sıcak yerlere götürürken, soğuk rüzgarlar ise kıyıya varmasını engellemekte hatta kutuplara gönderebilmektedir ki orada geceler bile altı aydır, dolayısıyla, denize atılmış bir şişeyse her kitap, kapıları her gelene açılmazsa, bu sözün gerçeklenmesi için önce attığınızın bulunacağından emin olmanız gerekir.
Şehirlerarası göndermeler için ekseriyetle kamyonlar, ülkelerarası göndermeler için müessiriyetle zeplinler kullanılır. Kamyonlar kavunla birlikte kasalarında kelek yapmayacak kelimeler de taşırlar, zeplinler ise taşımacılıkta mesafe tanımaz ve bir kere havalandıktan sonra yansalar da farketmez. Yanmaktan bahsetmişken, göndermek için yazılı birşeyler bulamadığımız zaman ya da yazdıklarımızı göndermeye değer bulamadığımız zaman, derdimizi dumanla da rahatlıkla anlatabiliriz. Bunun için iki yöntem vardır, birincisi yazdıklarınızı yakmaktır ki, bu kolay yoldur, ama kağıtlar çabuk yandığı için dumanı hemen kayboluverir ve maazallah daha yükselmeden bir rüzgar alır götürürür. Bir diğeri ise daha uzun süre yanacak ve sevgi dolu kokulu dumanlar çıkaracak bir şey bulmaktır. Misalen, can yakmak iyidir, bir kere yandıktan sonra bir daha oduna ihtiyaç duymaz, doğru usüllerle yakıldığında kolay kolay sönmez, yangınını ancak haberi alan tarafın verdiği ihbara istinaden, ayak bileklerine küçük kağıtlar iliştirilmiş itfaiyeci kuşların gagasında taşınan sular dindirebilir.
Ateşin bulunmasından sonra geçen şu kısacık zaman zarfında, teknolojinin de hızla ilerlemesi sayesinde son yıllarda radyo dalgalarının bile bir gönderme yöntemi olarak kullanıldığı görülmüştür, ama bunun için kolay kolay ısınmayan klimalı bir kulak gerekir, bazı insanların hiç kulakları yoktur ve saçlarıyla olmayan kulaklarını kapatırlar, onları ancak desparate housewives paklar ve konumuz haricidir boşverin, fakat kolay gibi görünse de radyo dalgalarıyla gönderme yapabilmek için öncelikle elektrik denen enerjinin keşfedilmesi gerekir, tesla yardımcınız olsun. Yakın geleceğe damgasını vurmasını belkediğimiz bu elektrik denilen enerji türünün, sadece mevzubahis ses dalgalarıyla değil, gönderin ucundaki bayrağın her dalgalanmasında ucundan düşüveren kelimelerle, aynı zamanda elektronik posta ya da blog denilen uzay mekikleriyle de uzayda kendini göstereceği ve bunun fezada yaşamaya mahkum astronotlar için, astroidin galaksi turu ayarında bir devrim niteliği taşıyacağı tarafımızca değerlendirilmektedir.
V for Veyletta
Diyelim ki, bir öğle vakti yanına vardığınızda, o güne dek gölgesinde oturduğunuz duvarınızı yıkılmış buldunuz. Hangi saygısız duvarımızı yıktı diye kulaklarınızdan dumanlar çıkararak bir suçlu arıyorsunuz. Gözünüze az ileride güneşin altında ayakta duran bir çocuk ilişiyor. Elbiseleri, elleri, yüzü, gözü hep toz içinde. Başka bir suçlu aramaya elbette gerek yok. Şimdi sizin için doğru olan, duvarın yıkılmış olduğu ve çocuğun elbiselerinin tozundan hareketle, duvarı onun yıktığıdır. Çünkü bu kolayınıza geliyor. Çünkü sadece iki cümlelik önermelerle bu doğruya ulaştınız. Çünkü ne kadar az düşünürseniz o kadar kolay bulursunuz. Çünkü en doğru yol sizin için en kolay yoldur. Çünkü yıkılana kadar yaslandığınız duvarın ardını bir kere bile merak etmediniz siz. Çünkü o çocuğun kim olduğunu birbirinize sormadınız bile. Çünkü toz sizin için inanılacak en önemli kanıttı. Çünkü sırtınızı yasladığınız duvarın kendiliğinden bu kadar kolay yıkılabileceğini düşünmediniz. Çünkü bütün mesnetsiz fikirlerinizi ne zamana kadar ayakta duracağı belli bile olmayan bir duvara kolayca yasladınız. Eski yunan tapınakları bir üflemeyle yıkıldı, babilin kulesi bulutlara ulaşamadan devrildi, süleymanın mabedi son taşları oynuyor, fildişi kulelerinden halkın üstüne kolayca inanılacak düşünceler yağdıran aydınlarınız acınacak halde, istisnasız hepsi alçaklık korkusundan yukarı bakamıyor, auschwitz toprağa gömüldü, berlin duvarı parçalandı, ikiz kuleler bile yıkıldı ama, siz bıkmadan usanmadan duvarınızın sonsuza kadar yaşayacağını sandınız.
Aslında gölgesine sığındığınız, körpe zihinlere taze görünümlü köhnemiş duvarınız en fazla sizin ömrünüzce yaşardı ya da en çoğundan birkaç nesil devam edip öylece yıkılırdı, hatta belki siz gölgesindeyken üzerinize devrilirdi de, siz duvarınızın zayıflığına bakmadan yıkan adamı arardınız. Çünkü duvarı savunmak zaten mümkün değildir, bu sebeple, en azından yıkılan haysiyetiniz için saldırmalısınızdır. Bu yıkılıştan sonra duvar yazılarınız da yok olup gider elbette. Bütün o sloganlar şaşkın bakışlarınız eşliğinde tuğlalarla beraber kara toprağa karışır. Çünkü yüksek bellediğiniz o duvarın ardına geçen sizler, kendiniz gölgede kaldıkça üzerine ışık vuran bütün insanları sırf yandıkları için ırkçılıkla suçladınız. Çünkü sırtınızı bir duvara yaslamadan yaşamanın özgürlüğünü kıskandınız. Çünkü siz hayat veren güneşi değil serinlik veren gölgeyi ebedi sandınız. Çünkü o duvar yıkılsa bile artık çocuğu suçlamak sizi kurtaracaktı. Çünkü iz vardı, toz vardı, çocuk vardı, ve çocuğun tek yaptığının, yıkılmaya yüz tutmuş duvarın altında kalmasın diye sahiplendiğiniz kedi yavrusunu kurtarmaya çalışmak olduğu sizin aklınıza gelmezdi. Kolay yoldan yaşamak önemliydi, kolay yoldan köşeyi dönmek gibi, kolay yoldan hayatın anlamını bulmak önemliydi. Siz en üstteki duvar yazısını en doğru söz sandınız, ve birisi daha yukarı bir söz yazdığında, onu bırakıp diğerine inandınız. Düşünürken tek yaptığınız duvarın en üstüne bakmaktı. Şimdi orada gölgede mutlusunuz, birbirinizi hazzın doruklarında ağırlıyor ve konuşan herkesi delicesine alkışlıyorsunuz.
Oysa sizin çağımıza uygun modern düşünceler olarak kabul ettikleriniz; ikibinli yılların gerçeklikten olabildiğine uzak seyreden insan icadı kısır doğruları; parayla satılan kitaplardan öğrendiğiniz dolayısıyla ucuz hakikatler, ya da sağlıksız düşünce sisteminizin kolaya kaçmak suretiyle zorlanmadan ulaştığı burun mesafesinde fikirler; aklınızı hakkıyla kullansanız ulaşabileceğiniz lakin bugünden ötesine varamadığınız mesafeler; sizleri süperkahramanlara muhtaç hale getiriyorken, süperkahramanları da güçlerini boşa harcamaya zorluyor. Kutuplarda mikrofonlara burası neden soğuk diye bağırırken, sahrada bile sıcaktan dolayı suçlayacak birilerini arıyorsunuz, size göre denizler aslında tuzlu değil, tuzu üreten asıl bizim beyinlerimiz, ve oksijen olmadan da yaşayabiliriz çünkü sizin teorik beyniniz oksijensiz bile çalışacak kadar gelişmiş. En basit sorulara temsili bienallerle yanıt ararken, bieNULL cevaplar aldıkça uçan balonu elinde tutan bir çocuk gibi zevk alıyorsunuz, hastalığını doktora göstermeyip diğer hastalara hava atan adam gibisiniz, doktor beni benden iyi mi bilecek dedikçe bütün hastalar sizi ayakta alkışlıyor. Haydi şimdi siz yine kendi doğrularınızla yaşamaya devam edin, kendi doğrularınızla yazın, gezin, eğlenin, konuşun, sevişin, ve uyuyun. Çünkü her uyku, uyanmak için verilmiş bir şanstır.
Aslında gölgesine sığındığınız, körpe zihinlere taze görünümlü köhnemiş duvarınız en fazla sizin ömrünüzce yaşardı ya da en çoğundan birkaç nesil devam edip öylece yıkılırdı, hatta belki siz gölgesindeyken üzerinize devrilirdi de, siz duvarınızın zayıflığına bakmadan yıkan adamı arardınız. Çünkü duvarı savunmak zaten mümkün değildir, bu sebeple, en azından yıkılan haysiyetiniz için saldırmalısınızdır. Bu yıkılıştan sonra duvar yazılarınız da yok olup gider elbette. Bütün o sloganlar şaşkın bakışlarınız eşliğinde tuğlalarla beraber kara toprağa karışır. Çünkü yüksek bellediğiniz o duvarın ardına geçen sizler, kendiniz gölgede kaldıkça üzerine ışık vuran bütün insanları sırf yandıkları için ırkçılıkla suçladınız. Çünkü sırtınızı bir duvara yaslamadan yaşamanın özgürlüğünü kıskandınız. Çünkü siz hayat veren güneşi değil serinlik veren gölgeyi ebedi sandınız. Çünkü o duvar yıkılsa bile artık çocuğu suçlamak sizi kurtaracaktı. Çünkü iz vardı, toz vardı, çocuk vardı, ve çocuğun tek yaptığının, yıkılmaya yüz tutmuş duvarın altında kalmasın diye sahiplendiğiniz kedi yavrusunu kurtarmaya çalışmak olduğu sizin aklınıza gelmezdi. Kolay yoldan yaşamak önemliydi, kolay yoldan köşeyi dönmek gibi, kolay yoldan hayatın anlamını bulmak önemliydi. Siz en üstteki duvar yazısını en doğru söz sandınız, ve birisi daha yukarı bir söz yazdığında, onu bırakıp diğerine inandınız. Düşünürken tek yaptığınız duvarın en üstüne bakmaktı. Şimdi orada gölgede mutlusunuz, birbirinizi hazzın doruklarında ağırlıyor ve konuşan herkesi delicesine alkışlıyorsunuz.
Oysa sizin çağımıza uygun modern düşünceler olarak kabul ettikleriniz; ikibinli yılların gerçeklikten olabildiğine uzak seyreden insan icadı kısır doğruları; parayla satılan kitaplardan öğrendiğiniz dolayısıyla ucuz hakikatler, ya da sağlıksız düşünce sisteminizin kolaya kaçmak suretiyle zorlanmadan ulaştığı burun mesafesinde fikirler; aklınızı hakkıyla kullansanız ulaşabileceğiniz lakin bugünden ötesine varamadığınız mesafeler; sizleri süperkahramanlara muhtaç hale getiriyorken, süperkahramanları da güçlerini boşa harcamaya zorluyor. Kutuplarda mikrofonlara burası neden soğuk diye bağırırken, sahrada bile sıcaktan dolayı suçlayacak birilerini arıyorsunuz, size göre denizler aslında tuzlu değil, tuzu üreten asıl bizim beyinlerimiz, ve oksijen olmadan da yaşayabiliriz çünkü sizin teorik beyniniz oksijensiz bile çalışacak kadar gelişmiş. En basit sorulara temsili bienallerle yanıt ararken, bieNULL cevaplar aldıkça uçan balonu elinde tutan bir çocuk gibi zevk alıyorsunuz, hastalığını doktora göstermeyip diğer hastalara hava atan adam gibisiniz, doktor beni benden iyi mi bilecek dedikçe bütün hastalar sizi ayakta alkışlıyor. Haydi şimdi siz yine kendi doğrularınızla yaşamaya devam edin, kendi doğrularınızla yazın, gezin, eğlenin, konuşun, sevişin, ve uyuyun. Çünkü her uyku, uyanmak için verilmiş bir şanstır.
bu bir hikaye değildir.
-azade-
sıkılıyor. başta bunu yazayım. ama ne içi sıkıldığını daha belli etmedi. belki derdini açığa çıkarmaya başladıktan sonra benim yazmam gerekir. muhtemelen canı sıkılıyordur sadece, ve mesele esasında sandığı gibi önemli değildir. bu durumda emanete ihanet suçundan rahatlıkla yazabilirim ben. sanmam, senelerdir tanıdığımız bildiğimiz adam işte. öyle canını kolay kolay sıkan birisi değil ki. her zamanki gibi ruhu sıkılıyor bedeninde ben eminim. ilk bunu yazacağım. sabah masasına oturduğunda her günkünden neşeli görünüyordu aslında. galiba düşünmeye başlayınca böyle oldu. düşünmeye başlamasını yazdın mı sen? aklına gelen bir fikri bile atlamadan not ediyorum, bugün de saate bakıp düşünmeye başladığı anda yeni bir sayfa açıp başlık olarak yazdım, altına teker teker sıralıyorum aklından geçenleri.
-günaydın ahmet bey! istersin çay vereyim?
zaman bu kadar yavaşlamışken kendini düşünmediğine emin misin? sanki bana da yazacak birşeyler çıkacakmış gibi geliyor bunca fikrin arasından. aklında kendiyle alakalı birşeyler var elbette, mesela eski notlarıma bakınca pişmanlığını görüyorum, not etmişim büyük harflerle, bayağı da yazmışım o zamanlar. o pişmanlıklar bana çok sayfalar sildirdi hatırlıyorsun değil mi? hatırlamaz olur muyum hiç. şuna baksana, oturduğu yerden kendine dert arıyor yahu, bu zamanda bulunmaz meziyet bence. hazır buraya kadar gelmişken, şuradan sağ kulağına birkaç kelime de ben fısıldasam mı diyorum, ne dersin? ah hayır, dışarıdan yardım yok biliyorsun, kendisi ne hesab ederse sonucuna katlanacak, yoksa ben de buradan sol kulağına üflerim çok rahat, kalkar gider bir çılgınlığa doğru hemen. biz yine kendi halinde izlemeye ve yazmaya devam edelim. en son nerede kalmıştı? az önce aklından şunu geçirdi ki, bugünden itibaren yeni bir hayata başlıyormuş. bunu daha önce çok dedi hatırlıyorsan, başlığı senin atıp sayfaları benim doldurmamla sürdü hep, ben yazdıklarımı sildim, bu sefer bu kısmını sen yaz.
-ahmet bey sabah masanıza bıraktığım hesapları da öğlene yetiştirirseniz...
dosyaları sabahtan beri inceleyemedi çünkü aklı hala kendi dosyasında. kendi dosyasını önüne aldı, ölçtü biçti ve süphesiz bir şekilde ziyanda çıktı. işte bu yazılır! üstelik işten kovulma pahasına, bugün daha ağzını açtığını bile yazmadık. sustuğunu yazmış olmalısın öyle değil mi? gördüklerimi düşünmeden yazıyorum, dinle, adamımız daha yeni başlıyor, bakıyor ki bugün şubatın ikisi, gün takvimde boş görünüyor, ama takvime el basarım ki boş kalmayacak, aklımı boş bırakmayacağım artık diyor, yazıyorum bunları hep, bana da bir yer açsa ya. bu gidişle sana varır belki de, bana bugün pek hacet yok anlaşılan. en iyisi uzun uzadıya dinleyelim, bittiğinde aramızda anlaşıp sonunu yazarız. o halde şimdi, sadece dinliyoruz.
"saat daha sabahın onu. ve aklıma gelir gelmez saat onu buldu. bu bir saat neden bin saat gibi geldi ki? ilk iş sağa sola bakınmayı bırakayım şimdi, çünkü bundan sonra hep önüme bakacağım. gözlerimi hiç boşa harcamayacağım, kalbimi boşa yormayacağım, bugünden tezi yok başlıyorum, hesabımı ince ince yaptım. bugüne dek herşey benden götürdüğü için, hesabı kolay oldu, mutlak zararda çıktım, amenna, peki şimdi ne yapmam gerek? önce ayağa kalkmalıyım, bugüne kadar hep oturduğum yerden konuştum, ayağa kalkarsam belki biraz dinlenirim. aslında kendim için yeniden başlamayı istiyorum, bugüne kadar hep tok yaşamışım belli, eğer mide tokluğundan bahsediyorsam tabi, ama ruhumu düşüncesizce aç bırakmışım hem de çok, üzerine taş basmayı bile akıl edememişim, bağrıma böğrüme çalışıp durmuşum. ve hepsi de masamın üzerindeki bu ayna yüzünden biliyorum, çerçevelettiğim resmim yüzünden, resmi dairelerde asılmak üzere yargıladığım resmim yüzünden. artık kendi kendimi terbiye etme yolunda biraz daha çaba harcamam gerek. hayatımı biraz daha düşünerek okumalıyım. her gün inkişaf ettiğimi sanıyorum ama ertesi gün aynı dönemeçten başa dönüyorum. oysa yarınımın bügünümden evla olması gerekiyorken benimkiler eşit bile değil. yoksa şu dakikalar ne işe yarar ki, zaten hep zarardayım. yanlışların en büyüğü, fikirlerimi kendi başlarına bırakıyorum. çok başıboş kalıyorlar kelimeler. sonra en güçsüz halleriyle dolaşıyorlar ortalıkta. onları hislerimle biraz güçlendirebilsem hesabı tutturabilirim gibi geliyor, belki o zaman istediğim heyecanı duyabilirim. ama en başta, idaremi kuvvetlendirmem gerek, irade elzem, irade şart. duygu ve düşüncelerimi geleneksel zincirlerinden kurtarmam gerek. bazı misafirleri zihnimden peşinen kovmam gerek. olmak istediğim gibi olmam gerek, olduğum gibi kalmamam gerek. kendime onlarca şart koştum, bugüne kadar yüzlerce başlangıç yaptım, hiçbirinde nefesim yetmedi, hep durmak zorunda kaldım. şimdi son kez derin bir nefes alıp önce dalabildiğim kadar derine, sonra da uçabildiğim kadar yukarı. bu sefer kararlıyım ama, bu sefer kesin, bu sefer muhakkak dediğimi yapacağım. önüme her gün onlarca gelir gider meseleri koyuluyor, sessiz sedasız hesaplıyorum. boşa yapılmış yüzlerce alışverişin hesabını tutuyorum. beş senedir burada istisnasız aynı işi yapıyorum, bütün hesaplarımı başkalarına satıyorum. şimdi son bir muhasebe ile kendi müessesemi kara geçireceğim, şimdi olacak..."
bu sefer düşünceleri biraz daha farklı geldi bana. bütünüyle benim kalemimi tüketecek bu adam. yine de ben bu fikriyatta biraz bencillik sezdim, kendini kuırtarmaya çalışması bana en azından birkaç sayfa yazdıracak gibi geliyor. en başta belirtmek gerekirse, kendine düşünüyor, başlığımı böyle yazayım. fakat azizim, kendini kurtarmadan başkalarını nasıl kurtarsın ki? bilinçaltında bir yerlerde bu düşünceyi hep sakladı zaten bu adam biliyorsun. bu düşüncelerin hepsi oraya açılan bir kapı, ve yolun sonu iyi yerlere gittiği için hepsini benim yazmam gerekir. hayır, o kadar kolay değil. baksana kendisi için yaptı bütün hesaplamalarını, geleceğe dair somut birşeyler koymadı ortaya, ya yine kendi kendini eğlendirdiyse? yani yarından itibaren kendini düşünmeyen biri olacağını bilmiyoruz daha.
-ahmet abi sesin soluğun çıkmıyor bugün, hayırdır?
bak ben bu defa kesin inanarak yazıyorum. şu an saati durdurdu ya bu adam, yeniden akmaya başladığında herşey bambaşka olacak. ama böyle düşüncelerle karşımıza çıkınca benim bugünüm boş geçti neredeyse hiçbirşey yazmadan. bu adam beni hiç boş bırakmazdı halbuki, mütemadiyen yazardım. en azından çaycının sorusunu cevapsız bırakmasını yazayım, bir selamı çok gördü ya, adam sevecenlikle getirdiği çayı hayal kırıklığıyla bıraktı masaya. onu da ben ileride telafisiyle kaydederim emin ol. hatta müdürün dosyalarını bile daha hazırlanırken aklından geçirdikleriyle yazacağım. gel sen de bana yardım et, eğer yazacak başka birşeyin yoksa. iktiza ederse ederim elbet, ama artık burada duralım. sonuna yaklaşıyor, bugün harfleri mi sayacağız kelimeleri mi? genelde benim kelimelerim uzun olduğu için, harfleri saymak biraz adaletsiz olabiliyor. adamımız için hiçbirini saymamıza gerek kalmadı bence. ama illa ki günün sonucunu belirlemek istiyorsan, buradan çıkışta defterlerimizi adaletli bir el terazisinde tartarız, küçük, beyaz, tarafsız...
yazmak, şartlardan azade olmaya vabestedir
edebiyat camiasında yazarlığı su götürmeyen dostomuz o gece çok huzursuzdu. yaptığı anlaşmaya istinaden verilen süre içinde yazmak zorunda olduğu kitabı, söz verdiği gibi, ertesi gün teslim etmesi gerekiyordu, ama elinde bomboş kağıtlar ile çivit mavisi bir divitten başka birşey yoktu, hokkasını ağzına kadar doldurdu, burnuna kadar kedere gömüldü, ilk iş olarak kitabın ismini kendinden mülhem hokkabaz koymaya karar verdi. ama başlığı bulmakla iş bitmiyordu, bir gecede bütün hikayeyi nasıl anlatacaktı? yanında eli çabuk bir stenografı bile yokken, hızlı düşünse bile bunu nasıl yazıya dökecekti? ama o bu sorulara kafa yormadı hiç. kalemini kağıdını efendi gibi usulca önüne aldı, ve o gece ne verdiyse hevesle yazmaya başladı, sabahı hiç düşünmeden. ne de olsa hikayesini bitirene kadar zamanın geçmeyeceğinden adı gibi emindi.