der fantastisch geist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
der fantastisch geist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

kılıç yarama iyi bak zannedersem sana sesleniyor

on bira-derim birden ruhumu sıkıştırmaya başlamıştı ki ne içmem gerektiğini hatırladım, şüphesiz ki benim gibi akıllı birine her mevsim koşulsuz şarap yakışırdı, kendimden geçe bilmek için daha evla bir yol yoktu ve vakit kaybetmeden bir sessiz harf satın almak istiyordum, tatmin hakkım dolmadan kelimeyi tamamlayabilmek için içimden on altıya kadar saydım, çarkı felekten bir gece çalmak üzere her zamanki yerde birkaç birader toplanmıştık, o eşsiz musiki sanatlarını icrada fasıl heyetine kendi halimizde eşlik ediyorduk, kanunlar yanı başımızda hız kesmeden çalmaya devam ediyordu, muhayyelkürdi, hicaz ve bilhassa hayret makamında çaldıkları şarkılar masadaki mey ahalisini kendinden geçirmişti, bana demlenirken eşlik eden on arkadaşımla beraber muhabbet dağının zirvesine tırmanmışken inzibatlar meyhaneyi basıverdi, biz ki masaya oturmadan önce sarhoş olana kadar içeceğimize yemin emiştik, önce bu durumu öne sürerek kapalı mekanlarda and içme yasağı yüzünden bize ceza yazmak istediler, sözleri çok saçma olduğundan böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceğimizi yazılı olarak kendilerine bildirdim, bu sefer de kapılı mekanlarda eşikte durma yasağını deldiğimizi iddia ettiler, elimdeki kadehi kaldırıp amirim bir gecede o eşiği aşmak kolay mı zannediyorsun dedim, pek aldırış etmeden adamlarına falakayı getirmelerini söyledi, felekten çalmak istediğimiz gece falakadan nasibimizi aldık, artık her adımımızı atışta muhakkak bu kırk değneği hatırlayacaktık, tam o esnada tulumbacıların çıngırakları duyuldu yan sokaktan, şaraba doymuş birini söndürmeye gidiyorlardı şüphesiz, gitmeden inzibat kumandanı bir de nasihat vermeyi eksik etmedi üzerimizden, padişahımızın sözü kanundur, sesi kemençedir dedi, artık sizler de ud değil od sesiyle şarkılarınızı söyleyin cayır cayır, yadsınamaz gerçeklerin ayırdına varıp aklınızı başınıza devşirin, son zamanlarda devletin bazı büyükleri çok ön plana çıksa bile, siz bir anlık hataya düşüp unutma-yın sultanı.

Viva la resiztans! a.k.a. değişmeyen tek şey deyişimdir

“Olduğun yerde kal! Eller yukarı!”
Polisin sesini duyar duymaz artık bu işten kurtuluşum olmadığını anladım. Kaçış planım an itibarıyle suya düşmüş, su ise bana ihanet edip itina ile hazırladığım planlarımı alıp batıya götürmüştü, şu işe bakın ki, bütün bu tutuklamalara rağmen ben yine olabildiğince doğuluydum, kafamda realizm akımına mensup binlerce tabloyla rönesans ve reform doluydum, şimdi teoride yapabileceğim yegane şey sabırla batıya giderek sonunda doğuya varma hedefiyle kolomb cesareti göstermek, pratikte ise bana doğrultulmuş bu tabancaların huzuruyla ellerimi kaldırıp polisin önünde doğrulmaktı, göl kenarında ikamet eden bu aynasızlar tarafından bir kedi gibi enselendiysem ne yapayım, başımı döndürdüğü gibi beni başa döndüren o suyu içtiğimden beri başımda kesif bir ağrı var, dağ gibi bir acı habersiz ve kendisine küsmeme müsaade etmeyen, işte şimdi bir polisi tutuklar gibi bir hayvan tıkanıyor göğsümde benim de, ünlü oluyorum istemeden ve seslileri pek sevmememe rağmen, çünkü ben en çok sessizleri, bilhassa sözü bitiren sert sessizleri, en çok ise o sessizlerin sözün sonunda kayıtsız şartsız yumuşamasını severim.
Sessiz kalma hakkına sahibim ama şunu söylemeden o arabaya binmek istemiyorum, gördüğümüz bildiğimizdir memur bey, bir tren ne kadar hızlı olursa bizi gideceğimiz yere o kadar çabuk götürür, üstelik kırsal alanlardan geçerken aynı trenin benekli gözlerle takibi dahi zorlaşır, ama işi rayına oturtmadan önce memur bey, bir tren kompartmanında tesadüfen karşılaşmak ya da aynı sefere beraber bilet almak konusunda bi karar vermiş olmak gerekir sanıyorum, yola çıkmadan gerekli hazırlığını yapmak ya da trende satılanlarla iktifa etmek arasında bir tercih yapmak şarttır, memuriyetine gereken özeni gösterebilmek için memuriyetinden istifa etmeye gerek olmadığını anlamış olmak ve yeni memuriyetleri samimiyetle kabullenmeye hazır olmak ise muhakkak suretle gerekir, ben elimdekiyle iktifa edebileyim diye istifa mektubumu geri çekip usulüne uygun katlayarak bir uçak yapmış bulunduğumdan, bir kere fırlattıktan sonra havada ne kadar kaldığı ya da ne kadar uzağa gittiği mühim değil, uçması yeter.

Zekimürenikimsevmez?

Bolşevk ihtilali vaktiyle bir ihtimaldi, ama o zamanlar bu kadar güzel değildi şüphesiz. Ben o günlerde ebedi çevrelerce beğenilmeyen karakalem çalışmalarımı sürdürüyordum, benim için edebiyatın kendisi iyiydi de çevresi kötüydü. Hatta bu duygu ve düşüncelerle ucu açılmamış birkaç kalemimi dahi toprağa gömerek sırf bencilliğimden kendime uzun dö-nemli planlar yapmıştım. Ama ne olduysa o uzun döneme varamadan şu kıza dönem-de ne halim varsa göreyim dedikten sonra başıma geldi, varsa göreyim diyemeden önce boşuma geldi, istediğim gibi dolduramadım hiç, nedense. Önce maden tetkik arama mensubu bir takım kişiler topraktaki kalemleri bulup basına tanıttılar, kalemleri itinayla dizerek maden tetkik polisi yazdılar, daha önce onlar kadar, kalemle yazmayı yanlış anlayan başka bir topluluğa şahit olmamıştım turgut. Madem teknik arama polisiyesi mensubusunuz bana daha iyi bir teknik önerebilir misiniz diye sordum, düşüncelerini bütün samimiyetleriyle itiraf ettiler, ne yalan söyleyelim biz bile seninkinden daha evla bir teklik bilmiyoruz dediler.
Vakt-i zamanında belki beni temsil edecek bir yazı yaratabilirim diyerek toprağa yönelmiştim, o kalemleri gömerken de ileride bir yazar olabilme ihtimalimi düşündüm, dedim. İki tane kalemle ihtimal mi olurmuş diyerek beni alaya aldılar. Alayda çok zor günlerim geçti be selim. Alay komutanı miralay mirsat paşa, zeki mürene hiç benzemiyordu. Oysa ben paşanın zeki, müren, aynı zamanda broşlusunu severdim en hicaz makamından. Her akşam güneşin battığı yerden kolormatik gözlerini dikip bana bakıyordu kovaçeviç. Benim yıldızlarım gökyüzünde yalnız gezerken onunkiler üst üsteydi heyhat. Hayvanlar aleminin mini bir modeli olan alayımızın hayvanat bahçesinin ise o günlerde sevimli bir konuğu vardı, lama sabile. Miralayın yaveri paşa II. Jean paul belmondo’nun filmlerindeki tükürme sahnelerinin dublörlüğünü yapan sabile adlı bu lamayı hususi ziyarete gittim. Nasıl oluyor dedim, sen ve belmondo, siz serseri aşıklar? Onunla, dedi, aynı bedende can gibiyiz, diğerlerinden farklıyız, biz ayrı lamayız. O anda veda busesini alnına kondurup koşarak uzaklaştım, kendimden utanı-yordum, kimseyi gerçekten tanımı-yordum, oysa daha demin apaçık bir ihtilalden bahsedi-yordum, lafı buraya taşıdım sizi de yordum.
İki tane kalemle elbette bir ihtimal olmazdı, ama ol-asilik benim damarıma vurmuştu artık, ol deyince olabildiğim tek şey oldu, isyan edersem bir ihtimal olmasa bile akıl ülkesinde bir karı-şıklığa sebep olabilirdim, en azından altıncı hikmeti tahtından indirip yerine akli dengesi bozuk olan yedincisini geçirebilirdim, nisyan halinde değil isyan halinde olmayı istememden mütevellid sürekli bir devinim içindeydim nitekim. Ben bunları düşünürken jandarma duman olmuş bir adamı yaka paça tuttukları gibi hakkımda şahitlik etmesi için getirdiler. Bu getirdiğiniz eski şahit dedim, buna inanılmaz, bana yeni şahit getirin, ne de olsa okuma bilirim. Yazdıklarımdan dolayı beni azami yirmi yıl için asgari beş mahkemeye şevkettiler, işte ilk defa şevke geldiğim an o andır şevket. Tam da o günlerde dünyanın tüm dişçileri birleşmiş, penselerini alarak harekete geçmiş, karşılarında duran yeşil devin dişlerini sökmeye uğraşıyorlardı, onlardan bir protez yapıp sakallı bir adama takma planları vardı, zira sakallı adamın ağzında diş olmadığından konuşurken ne dediği pek anlaşılmıyordu, anladım diyenler de hep yalan yanlış biliyorsunuz ya. Velhasıl, yeşil devden tamamen ayrı bir mefhum olarak, beni nereye gittiği belirsiz bir istikametle ve nihayetinde ıssız bir adada ikametle cezalandırdılar, ertesi gün ilk uçakla bahse konu adaya düştüm.
Şahsen kendi isteğimle ıssız bir adaya düşsem gerçek olmayı isterdim ve yanıma almak istediğim üç silahşörden de ancak ikisini getirirdim zira biriyle aramis fena halde bozuktu. Şimdi ise yanıma ancak üç vakit alabilmiştim, onu da sağ olsun eski bir arkadaşım iyi niyetli bir kahve falından çıkarmıştı zar zor. Adadayken ise düşünecek üç değil çok vaktim oldu hikmet, her şeyi enine boyuna ölçtüm biçtim. Ağaçlar üç adam boyundaydı, çimler üç karış; filler üç tondu, taşlar üç köşeli. İsviçreli bilim adamlarını hatırıma getirdim, hak-lıymışsınız dedim, hakkınız varmış, hakikaten. İşte o gün bu gündür, ayrı bir şevkle yaşıyorum, hatta ve hatta, bol buldum başkalarına da saklıyorum, ihtilalin üzerinden daha pek az bir zaman geçti, ama biz, yani ben ve evrimci yol arkadaşlarım, ne sokak aralarına kurduğumuz barikatlardan, ne silahlarımızdan, ne poşularımızdan, ne yumruklarımızdan, ne de arkadaşlarımızdan hiç vazgeçmedik, hem geçmeyiz de zaten, değil mi be sadık? Çünkü devrim, yol bulma değil, kendini kurtarma devrimidir; ve ben onu unutmak için sevmedim..


Bu yazıyla ilgili bazı latif e'ler: günaydın istanbul bu sabah çok güzelsin, işte şimdi gönül rahatlığı ile kahvelerimizi içebiliriz, mozaik deyince ise aklıma kek değil ülke geliyor nedense, o zaman aşk ile bir daha Viva la revolution!, vscf o yüzden lütfen ya şevk ya şevket olmazsa biraz şefkat, bir limit olarak sonsuzu tanımlamak için önce denklemi göreyim s.v.p., rahat okunmuyor diye rahat yazıyorum aslında şimdiki gençler pek rahat, kalemin yazdığı her şey edebiyattır diyene iki nokta ve kaba parantezle gülerim, kabahat toprakta çünkü nemi tutuyor kendisi eksik olmasın, bu kadar hızlı dönmek için ölmek gerekmiyor ya şems, polisiyemiz eğer katılırsa domino taşı dizme yarışmasında rekor kırabilir bence, işte arzuladığımız doğada ender rastlanan bir tür medyası, bugün gelse judas’ı bile papa ilan eder bunlar eminim, o sigarayı sana yedirmek istiyorum belmondo, lamaları devlet hizmetine almamız gerektiğine tüm kalbimle inanıyorum, yıldızlar yerinde güzel bırak dursun yar, bu konuya hakim olabilmek için gereği düşünülsün yaz kızım, penguenler üşümesin ve smokin giyme mecburiyetleri kaldırılsın, lost güzel dizi ama hikayeyi mantıklı bir sona bağlamaları mümkün değil, sende balıklara atacak kadar akıl olsa şaşarım kaptan, eğer saymayı bilmesem üçü nasıl bulurdum, beni sevdiğimin kelimelerine emanet ediniz, sizin düşündüğünüz devrim amaç değil anaçtır ne doğuracağı belli olmaz, istesem bu ülkeye guiza’yı kral yaparım ama halk buna hazır değil, ekmek bıçağımı bulamıyorum sende mi brütüs, dahi anlamındaki de'yi ayrı yazmak için dahi olmaya gerek yok, ve sevgilim beni sıkma ben okuma bilirim..


Mimsiz Malihülya

Ben yazma bilmem, sen beni bilirsin; elim kaleme gidiyorsa utanmadan, onu elimde tuttuğumdan değil seni aklımda tuttuğumdan mütevellid dökülüyordur cümlelerim. Küçülmüş kelimeler kendiliğinden havaya uçuyorsa hülyalarda, böylesi bir kucaklamaya hangi ruh karşı koyabilir? Yazdıkça mütevazi bir acı çektiğim doğrudur, ama zaten kimse yürürken bu ayakkabılar vurmaz demedi, bu topraklarda vurulmanın başka yolları var. Önce yazarak destekli nişan vaziyeti al, alınız al, inandım, morunuz mor, inandım, elbette ki sığındım hemen sığınaklara, taarruz çetin gökten kurşun yağıyor sağanak sağanak, sığınaklara yöneldim üzerimi örteceğini sanarak, sığınaklara, sığın ve akl ara. Spinoza, havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, kendi arzusuyla yola çıktığını söylerdi, der, kendisi böyle de bir adamdır. Lakin kuyunun dibine düşmüş bir taşın çıkıp da kendi arzusuyla dibe vurduğunu söylemesi abestir, zira adam olan kuyuya düşmez ancak atılır. Mezarlar taze ölüleri bekleyedursun, o, ben ya da sen, ama daha çok o, kendini kapattığı, şu dışardan bakılınca kuyu, içinden bakınca ise fildişi kule görünümlü meskende, bir gün bu fildişi kuleyi yıkmaya gelecek olan filler için taş toplamıştı, kelimenin öbür yarısı için çiçek toplayıp hazır beklemek aklında yoktu, huzur beklemek keza. Kaburgasını söküp yüreğine saplasalar dahi, ritmi değişmezdi, aynı aşka vurur ve yine aynı yazıyı yazardı. O zamanlar kitaplar daha kalındı, harfler daha büyüktü, ben daha küçüktüm. Yazmayı aklımdan bile geçirmediğim bir kitabın, bir türlü açılmayan ketum yaprakları, anlaması kolay ama okuması zor yazıları, iki boşluğun arasına dizilen satırları arasına gizlenmiş sırları mahfuz kader, eğer beni sana benim kelimelerimle anlatmayacak olsaydı, hava bu kadar nemli, bulutlar bu kadar ağır olmazdı, ben ne o zamanlar, ne de şimdi burada olmazdım, sen zaten, öyleyse başımız önde nereye gidiyoruz?
Kısmetse aklımızı kullanarak birazcık huzur bulmaya gidiyoruz, geniş gönüller huzuru tanpınarda arasa da, ki aramaya başlamak için hiç de yanlış bir seçim sayılmaz, burada anmamız gereken o değildir sevgili dostlar. Huzur arıyoruz, evet, bunun için de önce bu anlamsız, evet yanlış okumadınız hiçbiriniz, bu anlamsız malihülya hallerini, bu gereksiz melankoli balonlarını aklımızdan, hayali yükleri sırtımızdan atıyoruz, çünkü yola çıkabilmek için bütün gereksiz ağırlıklardan, düşüncesiz hayallerden kurtulmamız gerekiyor. Saadet peşinde koşmuyoruz zira istediğimiz o değil, hem her türlü menfi fikriyata rağmen, hayatta güzel şeyler de var, evet, mesela arılar bal yapıyor değil mi? Faili meçhul olmayan birtakım kıyaklarla karşılaşıyoruz. Şayet balın tadını almak varken biz iğneyi seçiyorsak, yeterince düşünmemekten başımızı giyotine vursalar yeridir. Şimdi yapılması gereken, hazır huzur peşine düşmüşken, bu melankolik ve komik elbiselerimizi çıkartıp, giyebileceğimiz en güzel elbiseleri giymektir, hadi canım oturmaya mı geldik? Teskin arıyorsam ve gittiğim hiçbir yerde bulamamışsam, artık anlatmam gerekir ki kendi teskin mabedimi inşa edeyim. Latif bir hayalden daha evlası, tahayyül edebileceğinden daha lütufkar birisi olur ancak. Ben daha yazarım, seni dahi yazarım ama, sana bilmediğin bir şey öğretemem. Yazılacak herşey yazılmıştır, ama okuyacak çok şey vardır. Malihülyalarımızı terketmenin hafifliği içinde, şimdi söyleyin bana, buraya kadar çıkmışken, hülyalarımızı daha ne kadar yüceltebiliriz? Mimleri atma fikri aklınıza yattıysa eğer beraber gidelim, bir süper kahramanın da dediği gibi, yukarı, yukarı ve ileri..

İlahi komedya, sen adamı öldürürsün!

Bugünlerde ne yazarsam kardır demiştim zira karın bendeki etkisi akşamları hafif bir karın ağrısıyla birlikte karın için önerebileceğim bir kayak hocasıdır müdür bey. Bu sıralar benim hızımı alamadığımı gören müdür bey ve diğer sevgili müdür muavini arkadaşlar kardan adam yapmışlar, beni durdurması için. Kardan olmuş belki ama adam olmamış, gövdesi tamam ama içine ruh katmayı unutmuşlar zira müdür bey kışı sevmiyor. Kar ve tipi dediğimde a tipi fon yatırımlarının kar marjlarını hesaplıyor kafasında, müdür bey şu kışa bakın ne güzel desem gözünü kaldırmıyor, zannedersem gözünü kar bürümüş, oysa şu anda yanımızdan geçen çok güzel bir kış, beyaz ve ince.
Aslında günlük hayatım tam bir noksan, buna itirazım yok, her köşesinden bir parçası eksilmiş daireyim, geniş çaplı denebilecek kadar kalabalık ve bir o kadar basit bir devlet dairesi. Kendi dairemizde basit kesinleri birleşik ihtimallere dönüştürme projesi üzerinde azami ücretle çalışıp huzuru ırak sayarak mutlak sonsuza ıraksayan memurlarız. Parayı iş bitince toplu olarak alacağımız söylendi, biz de kayıtsız şartsız inandık, egemenlik bizdeydi. Aramızdan bazıları bunu duyunca biraz söylendi ama olsun, söylenmemiş sözlerin biteviye üzerimizde yaratacağı gerginlikten iyidir, çünkü burası cemiyet için lüzumlu bir müessesedir, böyleyken böyle.
Doğrusunu söylemek gereksiz ama çalışmaktan zinhar yorulmadım ve tatili hak etmedim, buna rağmen senelik “izm”imin bir bölümünü kış turizm tesislerinde geçirmiş olduğum doğrudur. Ancak kar amacı gütmeyen bir çoban olarak dağlarda bile olsa olanca nefesimle kaval çalıp tehlikeli koyunları güttüğümü tahmin edersiniz, hatta bu halimle dağa küstüğüm ve iki gün konuşmadığım bile vakidir. Gerçi aynı kavalı bir kemik olarak değerlendirdiğimizde, ağrıyı da dağ değil sızı manasında kullanmamız gerekir cümle içinde, zaten doğrusu da budur. Akşam saatlerinde ise bu sızıyı dindirebilmek için düşeş gerekiyor ama gelmiyor. Şimdi eşim dostum beni karstayım sanıyor, marstayım kimse bilmiyor.
Ayaklarımızı yerden kesmek konusunda herkesin başvurduğu yöntemi ihtimal dahiline almadığımızdan, kayaklarımızı yerden kesiyoruz düşme korkusu olmadan. Kar üzerine yazılmasını bekleyen beyaz bir sayfa olduğu için, ilk işim onu kırmızıya boyamak oluyor, karı boyamak bana kolay, kafam rahat, gözlerim kar kırmızı. Burada fazla prova yapmadan sergilemek zorunda kaldığım oyunda ise, kar beyazdı rolüm, ellerinden. Görüş daha fazla azalmadan, günün anlam ve önemini belirten bir cümle ile bu sayfayı da kapatıyor, iyi uçuşlar diliyorum.
”You are not a beautiful and unique snowflake, you are the same decaying organic matter as everything else...”

En uzun geceye tenvirat denemesi

Doğruluktan uzak dünyanın kendi eğriliği yüzünden bu kadar uzun ve bu kadar karanlıksa gece, artık aydınlık bir gün için güneşten medet ummaktan vazgeçmenin, aydınlanmak için yanmaktan korkmamanın vaktidir. Takvim yaprağında gecemi sonsuz kılan en uzun hece dilimden düşmeden gelmeyecek bir gündüzü aklımdan bütünüyle çıkarmanın ve göğsümden ancak son nefesimde söküp atabileceğim bir ah uğruna geceye kayıtsız şartsız teslim olmanın huzurudur aynı zamanda.
Çünkü benim teslim olmamla beraber ateşkes ilan edilir, havada uçuşan kurşun kalemlerden artık kimse yaralanmaz, kağıtlar kasvetli hikayeler yerine hayatla yapılmış antlaşmalarla dolar. Ben teslim olur giderim, geride kalanlar birbirlerine karanfiller uzatır, harbin dumanını keyifle içlerine çekerler. Götürürken ellerimi bağlarlar benim, başka hiçbir eli tutmayacağımdan emin olursun, gözlerimi örterler, başka kimseyi görmeyeceğimi bilirsin, ayaklarımı zincirlere vurduklarında anlarsın ki başkasına gitmem mümkün değildir.
Teslim bayrağını çekmiş bu siyah paltolu adamın becerebileceği yegane şey, yakasını kaldırıp yine aynı sokaklarda dolaşmaktır, gecenin üstünü örtmesine izin vermediği fikirlerini karanlığa bırakırken, kulaklarından eksik etmediği melodinin eşliğinde yolların ayaklarının altından kayıp gitmesini seyretmektir. Geçtiği yerlerde bıraktığı yanık izleri, dönüş yolunu bulabilsin diye değil, ardından bakanların gittiği yeri bilmesi içindir, zira siyah paltolu adam umduğu yere vardıktan sonra geri dönmeyi aklından geçirmez.
Kendi halinde sokakları aydınlatan o direkli lambalarının bile saygılarından eğildiği caddelerden geçerken mahalle halkının cümlesini kaplayan endişe, içlerine yerşelen ya bizi de yakarsa korkusu, insanın üzerine eğilen cumbalı evlerdeki ışık geçirmeyen perde sevdası, ve onların ardında konuşlanmış geçenleri uzaktan seyreden meraklı gözler, ateşi körüklüyor. O ateşi söndürmeye yetecek iki damla suyun perde ardındaki o gözlerden gelmeyeceğini bildiği halde, siyah paltolu adam gözgöze gelebileceği bir itfaiye memuresi arıyor.
Gecenin hayallerimi sakladığından emin yürürken, eski bir binanın dibinde fakir bir adam, kendini gösteriyor. Pejmürde haliyle dilenci gibi görünse bile, haşa, o adam dilenci değil aslında, en asilinden kağıt mendil ve yarabandı satıyor. Bunlar gözyaşlarınızı silmek için mendil efendim, bunlar da sürekli kanayan yaralarınız için yarabandı dediğini duyuyorum yanından geçerken, acaba nereden biliyor? Adamın önünde yaralarımı seçiyorum, elimi uzatıyorum, omzuna değdirdiğimde geceye uyanıp minnet edebilmek uğruna soğuktan titrerken, içine düştüğüm gerçeğe uyanıp ben minnet ediyorum, asıl benim içim titriyor.
Artık en hüzün gece, başlangıcını da bitişini de bilmediğim bir acı, kendini karanlığın içinde gizliyor. Bugüne kadar bildiğim ve söylediğim, söylemediğim ama bildiğim, gönlüme uyup aklımdan geçirdiğim, aklıma uyup gönlümde sakladığım ne varsa, gerçek devasa bir dalga gibi hepsini yutuyor, geride kaldırmaya gücümün yetmeyeceği enkazlar bırakarak. Gece üstüme kapanmaya devam ediyor, ateş gittikçe büyüyor, alevler binaları geçiyor. Ben bu kadar yol gittim, nice kaldırım taşlarını ayaklarımın altında ezdim de, bu gecenin içinde bir yerlerde, Aşka gelince gördüm: bir uzun hece imiş!

Zubizaretta

Düpedüz cinayet olduğu her halinden belli olduğu halde kaza süsü verilmiş kadere teslim olarak ellerimi kelepçe takması için uzattığımda hatırladım polis olmadığımı, demek ki beni tutuklayacaklardı. Sessiz kalma hakkına sahiptim, senin hakkında konuşacağım her şey aleyhinde deli olduğumu kanıtlayacaktı, bu yüzden sustum sadece, evet yangını evde tek başımayken çıkarttım ve bir tek kendimi yaktım. Şimdi beni kendini yakarak mahalleyi aydınlatmakla suçluyor muhtar ve ihtar heyeti, bu ne sevgi ah bu ne ıstırap!
Sokak lambalarında modayı yakından takip eden ve aynı zamanda ingiliz muzipler cemiyeti üyesi olan muhtar, komik adamdı vesselam ve sırf bu yüzden mahalle halkı tarafından sevilir ve seçilirdi, buraya yerleştiğimden günden beri evden belirli günlerde yükselen dumanları her gördüğünde telaşlanmış, konuşurken aksayan Londra aksanıyla beni daha önce defaaten uyarmıştı, bu sana son ihtarım dediğinde, bu da sana son muhtarım şeklinde cevap verip sol elimle hafif bir naif anarşist hareket çekmeseydim, olmazdı, böyle şeylerden çekinmemek gerek.
Şimdi viraneye dönen kendi evime bakınca, bir de yolun solunda salınan, panjurları kapalı uyuyan, hiçbir şeyden habersiz olduğu aşikar senin evine bakınca; bu işten seninle eşit derecede zarar görmediğimizi anlamak çok kolay. İtfaiye bir damla olsun seninle ilgilenmedi bile, ben bile onlardan çok su dökmüşümdür evinin bahçesine. Şimdi ev yandı, küller duruyor, beni aldılar, amenna, artık komşu olamayacağız ne yazık, küllerime muhtaç değilsin. Ben hadiseyi göğsümde yedinci dereceden ağır yanıklarla atlattım, bir de evi yaktım, geçti. Diyorlar ki yedi saat sürmüş yangın, beklediğim gibi, bir masal sayı olarak yedi beni her yangında buluyor. Artık onu tek bir sayıya bölebilmek, ve son bir yangın çıkartıp şöyle adamakıllı ölebilmek istiyorum, matematik emrime girdiği an yediyi rakamlıktan çıkartacağım.
Yediyi çabucak geçelim, şimdi bileklerimde bir sekiz ile merkeze ilerliyoruz. Tutuklandım eyvallah, bu bilekler kıvrılır ama, bükülmez kolay kolay, vakti gelince belki öpülür. Dumanım hala tüterken dışarısı her yangından sonra olduğu gibi yağmurlu. Bu sonbahar, ne çok yağmur var, muhtar getirmiş olmalı Londra’dan. Sanki gök ertelediği tüm hislerini bir çırpıda herkesin üzerine boşaltırmış gibi, gök gürültülü ve gök insanın başını ağrıtıyor. Arabanın arka camına vuran damlaların arasından, kimseyi ayırt etmeyen damlalardan korunmaya çalışırken görüyorum bazılarını, gökkuşağı renklerinde yağmurluklarla ya da şemsiyelerle. Oysa seni hatırlıyorum karşı pencereden, hiç saklamazdın yüzünü yağmurdan, şeffaf şemsiyenin mucidiydin. Ama mahalleli öyle mi, makyajı akmasın diye yüzünü şemsiyesinin altına iyice saklamış biri, bir başkası yeni yaptırdığı saç modelini korumaya çalışıyor, çoğunluk oturduğu yerden düşen damlaları izlerken, ıslanmamayı nimetten sayıyor ne yazık, biz hızla merkeze ilerliyoruz, aşağı indikçe hararet artıyor.
Sorgu yargıcı Porfiry beni kapıda karşılıyor. Onu bir kitaptan çıkartıp oraya ben yerleştirdim, benim için muhtardan daha gerçek. Beni itiraf etmeye zorlayacağından adım gibi eminim, ama adım gibi bir şeyler daha uydurabilirim gibi geliyor, senin adını ağzımdan kaçırmadıkça hiçbir şarkı benim için tehdit değil. Kapıdaki adamların ellerindeki mp5’lerin dolu şarjörleri değil, cebimdeki mp3’ün nakaratı beni korkutan. Beni ele verirse, o şarkılar verir ancak. Sandalyesini çekip karşıma oturuyor, beyaz duvar, siyah masa; senin resmini koyuyor önüme, green eyes, white skin; kendimi tutabilmek için şarkı mırıldanıyorum, black heart, blue tears.
Karşıma geçiyor, anlat diyor, anlatıyorum; innadınna kendim, sevgili sorgu yargıcı, sayın hakim, ismini vermek istemeyen muhtemel ve muhterem izleyiciler, bir de sen tabi. Yine kendimi anlatacağım, çünkü aklı başında bir adamın bahsetmekten en çok keyif alacağı şey nedir bilir misiniz, kendisi. Kendisini ilgilendirdiği kadarıyla da, kendisi dışında her şey. Ben burada seni kendime dahil ettiğimden mütevellid senden bahsetmiyorum. Bir sorgu odasında, karşımda kocaman bir ayna, dinleyenlerden habersiz kendi kendime konuşmaya başlıyorum. Ah şu odadaki dev aynanın ardından senin izlediğini bir bilsem, bunları anlatır mıydım sanıyorsun?

bir sessiz film denemesi: afraid to shoot

Ah o film! Zavallı vatman, filmde o kadar çaresizdi ki, eli kolu bağlanmış, dili kalemi tutulmuştu sanki. Kimsecikler yoktu yanında, olsaydı belki yardım edebilirlerdi. Öyle bir haldeydi ki, nasıl anlatsam size, bir Bruce Wayne, bir Clark Kent, bir Peter Parker çaresizliği gibi, bütün şehri kurtarıyor ama kendini kurtaramıyordu bir türlü. Amansız rakibi goker’i bile kaç defa dize getirmiş bir süper kahveman, şimdi iki fincan kahve yapıp bir sohbeti başlatamayacak kadar acizdi, zayıflığı kahveye karşı mıydı bilemedik. Bir de kostümü yoktu üstünde, bu haliyle kimse onu tanıyamıyordu tabi, yoksa kıyafetinden aldığı güçle bir balet cesareti gösterir, oracıkta kendini kurtarırdı belki ama, heyhat!
Ben bu vatman filmini ilk kez izlemiyorum. Daha önce de farklı yönetmenler farklı versiyonlarını çekmişti ama, ilk kez denizde geçen bir vatman filmi izliyorduk, ve dahası, bu önceden hiç alışık olmadığımız bir türdü, sesiz filmdi. Bu kez yönetmen sessiz çekmeyi uygun görmüş, konuşmalar diyaloglar bu filmin ruhunu bozar, izleyicinin de keyfini kaçırır diye düşünmüş. Kendisini zaten önceden tanıyordum ben, fena bir yönetmen sayılmazdı, tarzı buydu adamın, biliyordum, diyalogları sürekli ikinci plana atardı filmlerinde.
Bir gün biz de deneyelim mi şu sessiz film olayını, sevgili dostlarım, bence rahatlıkla üstesinden gelebiliriz. Zaten aşina değil miyiz bu tarz oyunculuğa? sessiz film olarak sürdürdüğümüz için hayatı, aralarda yazılar olmadan anlaması çok güç işte görüyorsunuz. Onun için belli karelerin arasına sıkıştırıveriyoruz yazıları. Mesela bak şu sahneye, adamın gözleri doldu, yüzüne hüzün çöktü, ama neye üzüldü acaba? Burada adam giderken el salladı fakat, kime hoşça kal dedi şimdi?
Siz o filmi görmediniz tabi, ben anlatayım biraz. Mesela başlardan bir sahne, ekranda görünen bir kız bir de adam, adamdaki ifade çaresiz, kız biraz üşümüş. Adam sıkılıyor, kıvranıyor, konuşuyor mu konuşmuyor mu belli değil, derken ekrana adamın ağzından konuşma metni geliyor:
-Ben seni seyretmeye geldim bu kadar yolu gelmemin asıl nedeni buydu çünkü ben seni selamlamıştım bir keresinde caddenin karşısında yürüyordun sen hatırlar mısın ben seni sepetle görmüştüm kolunda asılıydı bir çanta gibi ben orada el sallamıştım işte aslında ben seni sergiye davet etmek istiyordum o gün ama biraz moralsiz gibiydin sanki biraz da yorgun gibiydin maçtan geldiğini tahmin ediyordum ama ben seni set vermeden rahat kazandın sanıyordum oturup bir yerde çay içseydik keşke çünkü sen yorgun görünüyordun ve o gün ben seni semaverde demlenmiş bir çaya hasret gibi görüyordum ama galiba biraz saçmaladım bunları söylerken değil mi çünkü ben seni senden çok nasıl bilebilirim ki?
Sonra yazı gidiyor, tekrar resme dönüyoruz, konuşmanın devamını belkiyoruz ama gelmiyor, anlıyoruz ki en önemli sahneyi anlamamışız, belki de o an anlayamamışız.
Bu filmle ilgili birkaç hikaye duymuştum. Bazı sahnelerde yönetmen çok uğraşmış, onlarca kez oyuncularından şüphe etmiş, acaba yanlış kasting mi yaptım diye, belli ki oyuncuların kasti hareketlerinden sıkılmış. Yardımcı rollerden birini mi alsaydık başrole acaba, diye kendi kendine çok sormuş, mesela şunun gibi bir sahneyi yönetirken:
Azıcık sağa. Biraz daha sağa. Şimdi çok az aşağı. Evet orası, tam orası. Şimdi hafif bir nefes al. Çok hafif. Dünyanın en güzel kokusuna sahip, en narin çiçeğini koklarmış gibi. Hafif bir ürperti olmalı sadece yapraklarında, anlıyor musun? Aynen böyle, yavaşça, usul usul, çok yaklaştın. Evet, hazır ol, şimdi!
Ateş!
Kestik. Olmadı.
Ben size filmi anlatmayı sürdüreyim. Filmin ilerleyen bölümlerinde, adam kızın tepki vermemesine çok şaşırıyor, bu sefer gerçeğin farkına varmış, üzgün bir ifadeyle, pişmanlıkla konuşuyor, elinden tutup karşısına alıyor kızı, artık konuştuğuna eminiz:
-Başka bir yol olmalıydı buraya çıkan başka bir düşünceyle gözleri kapatmak gerekirdi başka bir cümleyle başlamak lazımdı yazıya başka insanlara anlatmalıydım derdimi başka dünyaların aynı dili konuşan sakinlerini rahatsız etmemeliydim sırf dillerinden anladığım için başka türlü konuşmalıydım kelime kısıtlamasına gitmemeliydim başka bir yerde dur demeliydim kendime çünkü başka nasıl başladığımı bilmiyorum başka inanmazdım bile önceden nasıl olduysa şimdi başka bir adam oldum sanki başka layık olmayan ama başkasını da kabul edemeyen bir adam şimdi başka konulardan bahsetmek ve söze başka bir yerde nokta koymak çok daha aklıca olurdu.
İşte böyle bir filmdi vatman-afraid to shoot. Hikayesi alaturka görünse de kurgusu biraz karışık. Oyunculuk derseniz, eh işte. Bir de en kötüsü, filmin sonunda öğrendik ki, vatmanın film boyunca bir şeyler anlattığı kırmızılı kız aslında yokmuş, hepsi adamın hayaliymiş. Kendi kendine konuşuyormuş film boyunca, Ben gibi.
Gecenin bir vakti size bunları anlatıyorum diye kızmıyorsunuz değil mi? Saat 01:37 ama zihnim açık, sadece perdeler kapalı. Dışarısı karanlık şüphesiz, ama oda aydınlık. Ya da aydınlık olmasını umuyorum, çünkü umut, fakirin ekmeği. Neyin fakiri iseniz onun umuduyla beslenmeye devam edersiniz. Onun umuduyla kendinizi doyurursunuz, ve damağınızda sürekli acı bir tat ile yaşarsınız.
Ah Marie, Marie! Ben sana yiyecek ekmek bulamıyorum dedim, sen bana odanın ucundaki pastayı gösterdin, devasa bir şey, sanki içinden dansçı bir kız çıkıp oynaya oynaya kollarıma atılacak gibi! Bana pastayı gösterdin, oysa ben bir ekmek kırıntısına razıydım. İşte o an acıyı tattım ben, o an, quand tu m’as donné le “pain”!
Varlığın ilk şartı isimdir, buna peki deyip geçiyorum. İkinci şart ise zamanda kendine bir yer bulmuş olmaktır. Bunu da ben uydurdum şimdi. Şu odanın içinde sabahtan beri uçuşan varlığı ele alalım. Onun varlığını kabul etmek için önce bir isim veriyoruz, varlık diye isim olmaz çünkü. Bu yüzden ona kelebek diyelim biz. Odanın içinde uçuşup duran bir kelebek var. Artık onu isimlendirdik, ve varlığını kabul etmekle birlikte yok oluş sürecini başlattık. İkinci şartı böyle sağlıyoruz işte, ona bir kelebek diyoruz ve üç gün ömrü olduğunu biliyoruz artık. Şimdi o kelebek, zamanda kendine üç gün yer bulabilmiş bir canlı sadece.
Başka varlıklar da görüyoruz etrafta, başka duygu ve düşüncelerle onlar zihnimizi meşgul etmeye başlıyor bu kez. Şimdi ben onu isimlendirsem, adını koysam, ateş desem örneğin, belki onu gerçeğe dönüştürdüğüm için kendi adıma sevineceğim önce, ama sonra görülecek ki, ateşin de bir ömrü var. Belki sadece beni, belki benimle birlikte onu, belki bütün bir alemi yakacak, ve bitecek. Bitecek işte acı olan bu! Belki hiçbirimizi yakmadan sadece yüreğimizi ısıtacak ama, bitecek. Çünkü bir şeyin başlaması demek, bitişe doğru gitmeye başlamak demektir aynı zamanda.
Şimdi size, kendi bestelediğim bir şarkıyı okuyacağım. Benim bildiğim ölümsüz aşk masallarını yazanlar da yok oldu, yaşayanlar da, aşkları da. En iyi ihtimalle sonunu ömürleriyle birlikte getirdiler, hayat turlarına devam ederken bir yerde yarışa aşk da dahil oldu ve finişi el ele geçtiler. Ara sıra daha kötüleri de oldu. Bazen aşk öne geçti, hayat yarışı erken bırakmak zorunda kaldı, zorunlu werther bitirişi dediler buna, bazen ise aşk çok geride kaldı, hayat ise yarışta sona giden kulvarda tek başına kalmanın verdiği rehavetle, koşmayı bıraktı, her turda sağa sola bakınır bir şeyler arar oldu, buna ise bir isim vermedi otoriteler. Öyleyse böyle bir şey yok, hiç olmayacak.
Sona geldik, burada bitirelim. Şu kamyonu da burada sağa çekip yükümüzü boşaltalım. Neden zahmet edip bunca zırvayı okudunuz ki sonuna kadar? Siz de az suçlu değilsiniz ha! Ama kabahat sizde değil. Genç Goethe’yi rahat koltuğumda okurken ben de çok eğlenmiştim! Yazımı, filmden unutamadığım bir replikle bitirmek istiyorum.
.spoiler.
-ama sen beni sevmiyordun ki, çaresizliğinden öyle söyledin.
-kalbimi açıp baktın mı ya sevgili?
.spoiler.
Benim size bugün söyleyeceğim bunlardır. Hepinize teşekür ediyorum.
kapanış jenerik müziği olsun

vatman begins, bobin ends; while goker do repeat until when?

"teklik birtakım aksaklıklar sebebiyle yarınımıza geçici bir süre ara vermek zorunda kaldık, hüzün dileriz."

zaman akıp gitmiş, bu yazıyı ekranda gördüğü günün üstünden koskoca bir tır geçmişti tam 32 günle yüklü, trın şöför koltuğundaki keçi sakallı mehmet ali bir anda önüne çıkan tramvayı yanında giden doğanın şöförüne kekeleyerek birşeyler anlatmaya çalışırken fark edememiş, acı bir frenle üzerine park etmişti (mesleğe bağlı olarak demir atmış da denilebilir). her türlü kazadan ve kaderden, hayır ve şerden hafif sıyrıklarla sıyrılmaktaki hünerini o güne dek ustaca sergileyen vatman ise, o meş'um gün her ne hikmetse ben olmadan çıktığı tek yolculukta bahtsız bir teknik aksaklığın kurbanı olmuştu. yine bir akıl mağdurunun yardımına koşarken, bu kez kendisi akıllara zarar bir vaka sonucu hayal alemine gideyazmış, neyse ki ucuz atlatmıştı.

ben, yani bobin, yirmibeş yıldır bu tramvayı kullanan akıl ülkesinin yegane kahramanı vatmanın en sadık dostu, aynı ülkenin en yakışıklı sarımlara sahip havalı bobini, vatmanımın her zaman elinin altındaki fren bobini, paris görmüş entelektüel(tek 'l' ile yazılanından) frenk bobini, onu o gün yalnız bırakmıştım, ve o gün altı parmaklı bir yolcunun tramvayına binmesi ile başlayan uğursuzluklar silsilesi, (oğlum bundan sonrasını sil-silesim gelmiyor bi türlü) şile yolunda çile çeken dile düçar hile yapmaz etekte pile sever elbisede jile sevmez uzaktan yüz mile kadar file kafa tutar zile basar ama kaçmaz süper kahraman vatmanın bile en gerekli anda fren yapamamasına, kazayla başına aldığı darbe yüzünden önce vücut bilahare akıl hastanesine yollanmasına, ve kendisini bu şizofren yapının duvarları arasında bulmasına neden olmuştu, öyle bir yer ki aman allah, şizofren gi ne şizofren, benden şize söylemesi.

vatman kaza mı kader mi tam anlayamadığı bu olayda başından aldığı darbe sebebiyle 1980 öncesini hatırlayamıyordu nitekim. kendisi kısa bir süre memorial hastanesinde memory tazeleme eğitimlerine tabi tutulduysa da bu seanslar sadece boynunun tutulmasına neden oldu, çünkü onsekiz saat boyunca beynine yüklenmeye çalışan anıların oluşturduğu ağırlık sonucu kafası dengesini kaybetmiş, vücuttan bağımsız bir organ olarak kendini sola doğru yatırarak ona herdaim mahsun bir görünüş kazandırmıştı, halbuki sola meyleden bir şeyin mahsun görünmesi kamuoyu tarafından kabul edilemezdi. neticede günler süren uğraş sonunda sadece boynu tutuldu, bu yüzdendir bu metod doktorlar arasında pek tutulmadı, çünkü koskoca bir süper kahraman hayata artık padişah huzurunda bir vezir gibi bakar olmuştu.(boynunu oynatamadığı için padişah-mat olmuştu denilebilir, caizdir)

yaşanan kazanın ardından, vatman efsanesi sürerken yapamadığı tüm kötülükleri kazaya bırakan(allahaffetsin) zeka küpü alternatif kötü adam goker(ilk harfi fransız pasaportu taşır) için fırsat doğmuştu. ertelemek zorunda kaldığı tüm planlarını şimdi uygulayabilirdi, otağını kurduğu kötükent deki evinde alternatif indie post rock planlar yapmaya başlamıştı bile, bunları nereden biliyorum, çünkü kendisinden bu garip hikayeyi dinlediğiniz bobin de (dinlenmekten çok büyük zevk alırım) kazadan sonra ortaasya göçmeni hurdacı hunlarca hunharca parçalanmış, kalan bir parçası ile artık goker in evinde ampullü radyoda(bunun evrendeki sonradyo olması muhtemel) sesi açıp kısmaya yarar olmuştu. bu goker nam kahramanımız hikayenin esas aktörlerinden biri olup kendisinin akılalmaz eylemlerinden ve vatmanla olan amansız mücadelesinden ileride daha çok bahsedeceğim.

bobin olarak bir diğer parçam ise ingiltere listelerinde hızla yükseliyordu, o zamanlar daha albümüm çıkmamıştı, ama şimdi müzik konusuna girmekistemiyorum. kazadan sonra vatmanımın kafatasına monte edilen minik bir parçam ile yaşamımın bir kısmını onun kafasında geçirmeye mahkumdum. ah, zavallı vatman! benden sonra kendine sürekli yeni yardımcılar arar olmuştu, hatta bir defasında bahçedeki oturan adam heykelini bana benzetmiş, sonra etraftaki delilerin ısrarla "vatman saçmalama birader, o rodin, bagman'ın rodin" demesiyle elini çenesinden çekmişti, hiçbirşeyden çekmezdi çenesinden çektiği kadar. oysa rodin'in o üşüyen adamı(heykel çıplaktı) rodin olmadağı gibi, bagman'inki de zaten o değildi, çünkü bagman's gambit idi, aralık ayında bir yerlerde. (no they'll never catch me now, you know?) müzik dedim pardon, heykel diyordum; zaten daha sonra aynı heykel, çıplak heykelleri giydirme hareketi olarak da bilinen anarşist antilaik ama her nasılsa agnostik hareket tarafından burkaya sokulmuş, yaslandığı kolu kırılarak birbirinden küçük yüz on sekiz parçaya ayrılmış ve üşüyen adam sıcağa kavuştuğu anda tüm düşünceleri paramparça olduğu yetmezmiş gibi, "giydiğim tüm yalanlar, paramparça" şarkısı eşliğinde kendi taşlarıyla recmedilmişti. (bu havadisi recmi kayıtlarda bulamazsınız)

işte vatman bu halde, akıl hastanelerinin sizorfen koridorlarında hastalarla birlikte saklambaç oynarken (hiç ebe olmaz sürekli saklanırdı, alışkanlık), ya da bahçeden topladığı adamlarla scrabble oynayıp ülkesini kurtarma hayallerinden çok uzaklarda kelimelerle eğlenirken, mucizevi bir olay gerçekleşti, öyle bir olay ki kahramanımız bu sayede artık yeniden yeşil sahalara dönecek,seneler sonra hollywood'dan film teklifi alacak, medyanın gazına gelip yeniden siyasete atılacak, dernek çatısı altında şapkasını yeniden kafasına geçirecek, bu kez işe önce kendini kurtarmakla başlayacak, belki günler sonra yeniden yazacaktı...

vatman, asıl şimdi başlıyordu...
-to be continued-
(or not to be continued)
(that's the question)
(right?)

ah! konstantiniyye, elbet bir gün feyz sunacaktır...

yeni gönderi kaptığım gibi surun tepesine doğru koşmaya başladım, aman allahım! sur '08, ne çok acı var! basamakları yirmibeşer yirmibeşer çıkıyordum ki arkamdan bir beşer seslendi, hasan mısınız? hangi hasan diyecek oldum, ulu manitu! az kalsın kendimi ele veriyordum, hem beni versinler ellereydi, hem beni vursunlardı öyle mi? bir melankoli molası vermeyi düşündüm ama burada mola veremezdim, gürani henüz masa hakemlerine işaret vermemişti. bir gözüm ise benimle beraber bu kocaman taş bloğa çıkan ark-adaşım hasanda idi. açtığı kanalda hızla ilerliyor, önüne çıkan düşman askerlerinin ekserisini keserek sekerayak ilerliyordu. gözlerime inanamadım, oha! kendimi bir an için o hasandım. yanıma kadar geldi, senin adın da hasan, benim adım da hasan, bundan sonra senin adın dasein olsun, dedi. sırası mı şimdi hasanım diyecektim ki, dilim dürttü, eyvallah dedim, helalleştik, tamamdır o zaman, heideger benimle ol, uçalım burçlardan, bakalım dünyadaki resmi mise-en-scéne türküsünü söyleyerek yukarı çıkmaya devam ettik, frenk diline bu kadar hakim olması beni titretti, yeni gönderi hala elimde sıkı sıkı tutuyordum ve ucundaki sancağı burçların tepesinde dalgalandırmak için sabırsızlanıyordum. kalenin en yüksek burcuna yerel halk koç burcu adını vermişti, biz de hasanımla beraber koşa koşa koça çok yaklaşmıştık. işte zirveye tam beş adım kala hasanım durdu, birdenbire üzerindeki zırhını ve yeniçeri şapkasını çıkardı, o yeniçeri şapkasının altına sakladığı upuzun saçları omuzlarına döküldü, hasanım meğer bana has'anım imiş. onun için buralara kadar benimle beraber koşmuş. işte o anda, hanım meğer sen ne dilbermişsin, dedim, melal-i hasret- i gurbetle ufk-u şama baktı, gülümsedi, çok çile çektik ama değdi dedi, bu da böyle bi hanımdır. yılların yorgunluğu ile kocaman sarıldım, ve birden sırtımdan soğuk teller boşandı, zırhım parçalanmıştı. yeni gönderi hala elimde tutuyordum, lakin sırtımdan giren hain bir ok dayanacak güç bırakmamıştı. hanımın üzülen gözlerine son kez baktım, süzülen kanlarımla taşların üzerine son sözlerimi yazarken, çok erken dedim, daha çok erken...