temel parçacıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
temel parçacıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aynılık ölümden beter

Öyle değil mi bebeğim? Ya senin en büyük farkın gülhane farkıysa, ya ben bir ceviz ağacıysam, ya da senin adın okunan hatt-ı hümayunlarda geçmiyorsa? Ya televizyonda gördüğümüz manzaranın birebir aynısıyla karşılaşırsak televizyon karşısında? Ya yarın da dün gibi geçerse maazallah, ya bugün de bu kelimeler dilime dolanırsa, ya sürekli bir ekinoks evreninde yaşarsak, ya sen de onlar gibi geçersen, ya ben aynaya baktığında hep aynı yüzü görürsem? Yok canım, bu ne büyük kabus b.öyle!

İç ses:
Ben ayrılmak istiyorum nihal. Bu ilişki ikimize de zarar veriyor, birbirimizden yediğimiz darbelerin sayısını bile hatırlayamıyorum. Düşündükçe başım ağrıyor. Başını göğsüme yasladığında artık bitmeli diye geçiriyorum içimden, yüreğime vurulacak bir başka yumruğa dayanacak gücüm yok. Artık seni göremiyorum baktığım zaman, gözlerim kapanıyor. En iyisi, şimdi ayrılmak, böylesi ikimiz için de daha iyi, sarılarak ayrıldığımızın anısını hatırlamak istiyorum, seni kollarımda tuttuğum son anı hiç unutmamak istiyorum. Şimdi, elveda nihal…
Dış ses:
-Evet, ayrılın, ayrılın! Boks!

Şu boğaz, harbi nedir? gerçekten merak ettiğim için soruyorum, gerçeğinin kendini özletmesi ve sahtesinin bana bir damla huzur sunmaması nedendir? Tarihe olan saygım ayrı bir kapta taşmış durumda orası ayrı ama boğazda seyretmek ayrı bir kaptan şaşmış durumda çünkü ben bu suları seyretmek istiyorum dedim bu sularda seyretmek istiyorum mu dedim ayın aksini hayır tam aksine kadeh kaldırmak istiyorum dedim ayın aksine neden herşey yanlış anlaşılmış hay aksi! Ne?

İç ses:
Ben de ayrılmak istiyorum nihat. Bu koşturmaca içinde, senin hayatındaki önemimi kaybettim biliyorum. Başka kızlar, başka yarışlar girdi belki aramıza. Artık ben de ayrılmak, kendi hayatıma yeni bir yön vermek istiyorum. Bu ayrılık inanıyorum ki sana da iyi gelecek, yeni umutlara sevkedecek seni, hayatın bir kumar olduğunu hatırlayıp, yeni oyunlarda şansını denemeni sağlayacak. Beni kaybedeceksin belki ama, aşkta kazanacaksın eminim buna. Ama sen bu ayrılığın acısını benim gibi yaşamayacaksın, bunu da biliyorum, finişe varabilmek için ben son hızımla koştururken, bu senin için sadece gelecek yarış için doldurulacak yeni bir kupon olacak…
Dış ses:
-Yürü be kızım! Ayrıl da gel!

burada 6lı Gagnants&perdants par bertrands&cantats. orada ise sarılarak ayrıldığı için hükmen diskalifiye eleman aranıyor. Gel seninle de sarılalım iki boksör gibi, sonra ayrılalım. Bu şarkılar hep acıklı oysa, muzip ruhun gıdasıdır. Koyun sesleri geliyor uzaklardan, konseri en güzel yerinden dağıtıyor polis, şarkının burasında kaval kemik değil, müziğe tını dersen kemiklerini kırarım, üflemekten sıkılan müzisyenler yaylılara koşuyor müziği hüzne boğmak için, ay akşamdan ışıktır yaylılar yaylılar, muharebede popçu ateşi yoğun, sezen aksu şehre gelmiş kitlesel katliam yakın, şiir diye katladığınız bütün kağıtları yakın, son katlı otobüs ahalisi patlamış frenler/mısırlarla hızla üstümüze geliyor, beyazperdede hepsinin seri katli vacip, bütün izleyiciler buna katlanıyor, gelgelelim bir ben katlanamıyorum, yani 7 kereden fazla olmuyor, bu vesileyle kağıdı atlayanlara çok selam eder, hasretle gözlerinizden öperim.
sevgilerle, tuna.

bir sessiz film denemesi: afraid to shoot

Ah o film! Zavallı vatman, filmde o kadar çaresizdi ki, eli kolu bağlanmış, dili kalemi tutulmuştu sanki. Kimsecikler yoktu yanında, olsaydı belki yardım edebilirlerdi. Öyle bir haldeydi ki, nasıl anlatsam size, bir Bruce Wayne, bir Clark Kent, bir Peter Parker çaresizliği gibi, bütün şehri kurtarıyor ama kendini kurtaramıyordu bir türlü. Amansız rakibi goker’i bile kaç defa dize getirmiş bir süper kahveman, şimdi iki fincan kahve yapıp bir sohbeti başlatamayacak kadar acizdi, zayıflığı kahveye karşı mıydı bilemedik. Bir de kostümü yoktu üstünde, bu haliyle kimse onu tanıyamıyordu tabi, yoksa kıyafetinden aldığı güçle bir balet cesareti gösterir, oracıkta kendini kurtarırdı belki ama, heyhat!
Ben bu vatman filmini ilk kez izlemiyorum. Daha önce de farklı yönetmenler farklı versiyonlarını çekmişti ama, ilk kez denizde geçen bir vatman filmi izliyorduk, ve dahası, bu önceden hiç alışık olmadığımız bir türdü, sesiz filmdi. Bu kez yönetmen sessiz çekmeyi uygun görmüş, konuşmalar diyaloglar bu filmin ruhunu bozar, izleyicinin de keyfini kaçırır diye düşünmüş. Kendisini zaten önceden tanıyordum ben, fena bir yönetmen sayılmazdı, tarzı buydu adamın, biliyordum, diyalogları sürekli ikinci plana atardı filmlerinde.
Bir gün biz de deneyelim mi şu sessiz film olayını, sevgili dostlarım, bence rahatlıkla üstesinden gelebiliriz. Zaten aşina değil miyiz bu tarz oyunculuğa? sessiz film olarak sürdürdüğümüz için hayatı, aralarda yazılar olmadan anlaması çok güç işte görüyorsunuz. Onun için belli karelerin arasına sıkıştırıveriyoruz yazıları. Mesela bak şu sahneye, adamın gözleri doldu, yüzüne hüzün çöktü, ama neye üzüldü acaba? Burada adam giderken el salladı fakat, kime hoşça kal dedi şimdi?
Siz o filmi görmediniz tabi, ben anlatayım biraz. Mesela başlardan bir sahne, ekranda görünen bir kız bir de adam, adamdaki ifade çaresiz, kız biraz üşümüş. Adam sıkılıyor, kıvranıyor, konuşuyor mu konuşmuyor mu belli değil, derken ekrana adamın ağzından konuşma metni geliyor:
-Ben seni seyretmeye geldim bu kadar yolu gelmemin asıl nedeni buydu çünkü ben seni selamlamıştım bir keresinde caddenin karşısında yürüyordun sen hatırlar mısın ben seni sepetle görmüştüm kolunda asılıydı bir çanta gibi ben orada el sallamıştım işte aslında ben seni sergiye davet etmek istiyordum o gün ama biraz moralsiz gibiydin sanki biraz da yorgun gibiydin maçtan geldiğini tahmin ediyordum ama ben seni set vermeden rahat kazandın sanıyordum oturup bir yerde çay içseydik keşke çünkü sen yorgun görünüyordun ve o gün ben seni semaverde demlenmiş bir çaya hasret gibi görüyordum ama galiba biraz saçmaladım bunları söylerken değil mi çünkü ben seni senden çok nasıl bilebilirim ki?
Sonra yazı gidiyor, tekrar resme dönüyoruz, konuşmanın devamını belkiyoruz ama gelmiyor, anlıyoruz ki en önemli sahneyi anlamamışız, belki de o an anlayamamışız.
Bu filmle ilgili birkaç hikaye duymuştum. Bazı sahnelerde yönetmen çok uğraşmış, onlarca kez oyuncularından şüphe etmiş, acaba yanlış kasting mi yaptım diye, belli ki oyuncuların kasti hareketlerinden sıkılmış. Yardımcı rollerden birini mi alsaydık başrole acaba, diye kendi kendine çok sormuş, mesela şunun gibi bir sahneyi yönetirken:
Azıcık sağa. Biraz daha sağa. Şimdi çok az aşağı. Evet orası, tam orası. Şimdi hafif bir nefes al. Çok hafif. Dünyanın en güzel kokusuna sahip, en narin çiçeğini koklarmış gibi. Hafif bir ürperti olmalı sadece yapraklarında, anlıyor musun? Aynen böyle, yavaşça, usul usul, çok yaklaştın. Evet, hazır ol, şimdi!
Ateş!
Kestik. Olmadı.
Ben size filmi anlatmayı sürdüreyim. Filmin ilerleyen bölümlerinde, adam kızın tepki vermemesine çok şaşırıyor, bu sefer gerçeğin farkına varmış, üzgün bir ifadeyle, pişmanlıkla konuşuyor, elinden tutup karşısına alıyor kızı, artık konuştuğuna eminiz:
-Başka bir yol olmalıydı buraya çıkan başka bir düşünceyle gözleri kapatmak gerekirdi başka bir cümleyle başlamak lazımdı yazıya başka insanlara anlatmalıydım derdimi başka dünyaların aynı dili konuşan sakinlerini rahatsız etmemeliydim sırf dillerinden anladığım için başka türlü konuşmalıydım kelime kısıtlamasına gitmemeliydim başka bir yerde dur demeliydim kendime çünkü başka nasıl başladığımı bilmiyorum başka inanmazdım bile önceden nasıl olduysa şimdi başka bir adam oldum sanki başka layık olmayan ama başkasını da kabul edemeyen bir adam şimdi başka konulardan bahsetmek ve söze başka bir yerde nokta koymak çok daha aklıca olurdu.
İşte böyle bir filmdi vatman-afraid to shoot. Hikayesi alaturka görünse de kurgusu biraz karışık. Oyunculuk derseniz, eh işte. Bir de en kötüsü, filmin sonunda öğrendik ki, vatmanın film boyunca bir şeyler anlattığı kırmızılı kız aslında yokmuş, hepsi adamın hayaliymiş. Kendi kendine konuşuyormuş film boyunca, Ben gibi.
Gecenin bir vakti size bunları anlatıyorum diye kızmıyorsunuz değil mi? Saat 01:37 ama zihnim açık, sadece perdeler kapalı. Dışarısı karanlık şüphesiz, ama oda aydınlık. Ya da aydınlık olmasını umuyorum, çünkü umut, fakirin ekmeği. Neyin fakiri iseniz onun umuduyla beslenmeye devam edersiniz. Onun umuduyla kendinizi doyurursunuz, ve damağınızda sürekli acı bir tat ile yaşarsınız.
Ah Marie, Marie! Ben sana yiyecek ekmek bulamıyorum dedim, sen bana odanın ucundaki pastayı gösterdin, devasa bir şey, sanki içinden dansçı bir kız çıkıp oynaya oynaya kollarıma atılacak gibi! Bana pastayı gösterdin, oysa ben bir ekmek kırıntısına razıydım. İşte o an acıyı tattım ben, o an, quand tu m’as donné le “pain”!
Varlığın ilk şartı isimdir, buna peki deyip geçiyorum. İkinci şart ise zamanda kendine bir yer bulmuş olmaktır. Bunu da ben uydurdum şimdi. Şu odanın içinde sabahtan beri uçuşan varlığı ele alalım. Onun varlığını kabul etmek için önce bir isim veriyoruz, varlık diye isim olmaz çünkü. Bu yüzden ona kelebek diyelim biz. Odanın içinde uçuşup duran bir kelebek var. Artık onu isimlendirdik, ve varlığını kabul etmekle birlikte yok oluş sürecini başlattık. İkinci şartı böyle sağlıyoruz işte, ona bir kelebek diyoruz ve üç gün ömrü olduğunu biliyoruz artık. Şimdi o kelebek, zamanda kendine üç gün yer bulabilmiş bir canlı sadece.
Başka varlıklar da görüyoruz etrafta, başka duygu ve düşüncelerle onlar zihnimizi meşgul etmeye başlıyor bu kez. Şimdi ben onu isimlendirsem, adını koysam, ateş desem örneğin, belki onu gerçeğe dönüştürdüğüm için kendi adıma sevineceğim önce, ama sonra görülecek ki, ateşin de bir ömrü var. Belki sadece beni, belki benimle birlikte onu, belki bütün bir alemi yakacak, ve bitecek. Bitecek işte acı olan bu! Belki hiçbirimizi yakmadan sadece yüreğimizi ısıtacak ama, bitecek. Çünkü bir şeyin başlaması demek, bitişe doğru gitmeye başlamak demektir aynı zamanda.
Şimdi size, kendi bestelediğim bir şarkıyı okuyacağım. Benim bildiğim ölümsüz aşk masallarını yazanlar da yok oldu, yaşayanlar da, aşkları da. En iyi ihtimalle sonunu ömürleriyle birlikte getirdiler, hayat turlarına devam ederken bir yerde yarışa aşk da dahil oldu ve finişi el ele geçtiler. Ara sıra daha kötüleri de oldu. Bazen aşk öne geçti, hayat yarışı erken bırakmak zorunda kaldı, zorunlu werther bitirişi dediler buna, bazen ise aşk çok geride kaldı, hayat ise yarışta sona giden kulvarda tek başına kalmanın verdiği rehavetle, koşmayı bıraktı, her turda sağa sola bakınır bir şeyler arar oldu, buna ise bir isim vermedi otoriteler. Öyleyse böyle bir şey yok, hiç olmayacak.
Sona geldik, burada bitirelim. Şu kamyonu da burada sağa çekip yükümüzü boşaltalım. Neden zahmet edip bunca zırvayı okudunuz ki sonuna kadar? Siz de az suçlu değilsiniz ha! Ama kabahat sizde değil. Genç Goethe’yi rahat koltuğumda okurken ben de çok eğlenmiştim! Yazımı, filmden unutamadığım bir replikle bitirmek istiyorum.
.spoiler.
-ama sen beni sevmiyordun ki, çaresizliğinden öyle söyledin.
-kalbimi açıp baktın mı ya sevgili?
.spoiler.
Benim size bugün söyleyeceğim bunlardır. Hepinize teşekür ediyorum.
kapanış jenerik müziği olsun

Havaya fırlatılan taş konuşabilseydi kendi arzusuyla yola çıktığını söylerdi

Sen de gel burası boyu geçmiyor dediler, ben de inandım. Boğulacağım aklımın ucuna bile gelmiyordu. Sadece biraz tadını çıkarmak istiyordum, o kadar. Karaciğerimin ağrısını yeniden duyup ufak bir haz almak istiyordum. Tuzlu suyun tadını yeniden hatırlamak istiyordum. Gözlerimi yumarak başımı suya batırmak istiyordum. Bu sular bana yaşamın tadı gibi geliyordu. Adım adım ilerledim, önce bileklerime, sonra dizlerime ulaştı deniz. Başlangıçta ne kadar keyifliydi, en azından ben öyle olduğunu zannediyordum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, nasıl olduğunu anlayamadan, su birdenbire derinleşti ve beni hızla dibe çekmeye başladı. Yüzmek istiyordum ama eskisine göre ağırlamıştım sanki. Denize girmeden önce böyle miydim hatırlamıyorum, girene kadar bu kadar ağırlaştığımı fark etmemiştim bile, şimdi onca ağırlığın beni dibe doğru çekmesine engel olamıyordum. Dibe doğru inmeye devam ediyordum arşimede inat. O sırada etrafımda dönmeye başlayan köpekbalıklarını gördüm. Bana doğru yaklaştılar hızla. Yaklaştılar ve birbirlerini beklemeden, önceden biriktirilmiş bir hırsla benden parçalar koparmaya başladılar. Acıyı her yanımda hissediyordum, bütün vücudumla   duyuyordum. Benden kopan her parçayla kanım oluk oluk suya akıyor, etrafımı kızıl bir renk kaplıyordu. Sanki burada bile bir şeyler yazıyordum, hatta yazdıklarımın yaşaması için o pos bıyıklı amcanın dediği gibi kırmızı ile yazıyordum ama, mamafih suya yazıyordum ve suya yazdığım için kaybolmaya mahkumdu hepsi, köpekbalıklarının acımasız dişleri arasında parça parça yok olan bedenim gibi suya karışan kanım da yok olup gidecekti. Bu denizde her şeyi ile kaybolmaya mahkum olan biriydim, bir yandan peyderpey yok oluşumu hayretler içerisinde izliyor, bir yandan etrafımı saran kızıllığın da yavaş yavaş mavinin derinliği içinde sönümlenmesine şahit oluyordum. Aslında bu duruma hiç düşmeyebilirdim. Beni çağıranların sesini duymazlıktan gelseydim, ya da onları dinlemeseydim, bu sulara hiç gelmeseydim, ya da gelmiş olsam bile an azından boyumun ölçüsünü bilseydim, o da olmazsa bu sularda yüzerken daha dikkatli olsaydım, şimdi hala nefes alıyor olabilirdim. Başım yukarıda kalabilirdi ve güneş yüzümü yakabilirdi. Şimdi ise her yer kararıyordu yavaş yavaş. Gözlerim kapanırken, son kez çevreme baktım, dibe doğru giderken, vücudum yok olurken, nerede bulunduğumun farkındaydım.  Nerede boğulduğumu şüphesiz biliyordum, oysa köpekbalıkları öyle değillerdi, onlar kalabalık bir sürü olarak başıma üşüşmüşlerdi, ve nerede yüzdükleri ile değil kimi parçaladıkları ile ilgiliydiler. Ölmeden bir yolunu bulup onlara denizi anlatmak isterdim, suyu bilsinler isterdim, ama ben bile boğulana kadar bilememiştim ki son raddeye gelmeden anlatabileyim. Yarı kapalı gözlerimle en büyüklerinin dişlerini burnumun dibinde seçebildiğimde fark ettim ki, burada, bu sularda beni bitiren bu mahlukat, denizi hiç duymamışlardı, hiç görmemişlerdi. Yüzümde acı bir tebessümle başımı teslim ederken ben, köpekbalıklarının hiçbirisinin haberi yoktu denizden, ve hiçbiri suyu bilmiyordu, sahiden…
Çok sonra elinde bir mektupla biri yaklaştı sahilden...

bir bahar gecesi eğer bir adam

tavanarasındaki o mavi sandığı açarsanız içinde birikmiş çok şey görürsünüz. aradan geçen zaman zarfında dörde katlanmış beyaz bir kağıt, ve üzerinde her cümlesi belirtisiz nesnelerle dolu zarfa hasret bir yazı bulunur. içini göstermeyen koyu renkli zarfında dışarıdan pek zor okunur vaziyettedir. cesaret edip de açmaya niyetlenirseniz eğer sandığın köşesinde bir de zarf açacağı bulunur ve elinize alır almaz/


uyandığında kendini devcileyin bir adama dönüşmüş buldu aynaya bakınca tanıdık gelen iki göz ve kesilmesi gereken bir sakal ile çizgileri olmadan gülümseyen bu yüz aradan geçen zaman katarına yüklenip uzak diyarlara gönderilmeye çalışan dertlerin habercisiydi ama bu tren bunca yükle yoldan çıkar ve sonraki istasyonda/


bugüne dek tam kırk tane beyaz güvercinim oldu hepsinin bileğine aynı mektubu bağlayıp havaya saldım. bugüne dek tam kırk şişe attım mavi denize hepsi içlerinde aynı mektupla suda kayboldu. bugüne dek düşündüklerimin hepsi havaya karıştı, bütün hissetiklerimi suya yazdım. ama bir tanesi duruyor olmalı eski bir sandık/


buna da katlanacağız diyerek bugüne dek her acıya katlanan bu sayfa artık daha fazla katlanmak istemediğini dile getirdi, katlanmış ve üstüne açılmasın diye sıkı sıkı bağlanmış olarak bir zarfa girdi. elden ele dolaşmaya başladı, bunca katlanmış haliyle biraz kabaydı. üzerinde adres olmayan sadece kırmızı bir mühürle mühürlenmiş bir zarftı onu gezdiren. ellerine alanlar bu zarfı beğenirdi, bazen bu kaba mektup zarfının mührünü de beğenen çıkardı içlerinden ama içini açmak aklına gelmezdi kimsenin, içini açmak kimsenin içinden gelmezdi, çünkü üzerinde isim yazmazdı zarfın, mektubu da kimse üzerine almazdı, bilmezlerdi esasında alıcının ismi/


düşünüyorsun özlüyorsun seviyorsun biliyorsun arıyorsun. aynı sorularla yüklemlere yükleniyorsun, cevapları ünlemlerle alıyorsun. cümlelerimin öznesine hasretim ben varsın gizli olsun, sorduğun zaman orda olduğunu bilmek yeter. cümleler kuruyorsun, kimi düşünüp umutlanıyorsun bu kadar çok, neyi arzulayıp hüzne garkoluyorsun bu kadar yoğun, bak hala yerinde duruyorsun, oysa şimdi katlanmak yerine kanatlanmak seni/


yine kalem almış eline yine aklına geleni buyur edecek bu misafirperverlik senin sonun olacak diyorum bir gün olsun bari sen çık git başkasına misafir ol diyorum dinletemiyorum beni her kapıdan kovarlar sen bilmezsin diyor mecbur kalıyorum elime kalem almaya yapabileceğim en güzel hareket bu uzak mesafeleri en kısa yolla katetmeye muktedir tek haberleşme aracı yazı olduğuna göre/


anlatabilmek için şimdi tekrar susmam gerekiyor eğer sizlerin de işi bittiyse çıkarken kapıyı çeker misiniz?

fragment

Apartmanın yedi numaralı dairesinin ahşap kapısı çok kolay açılmazdı. Anahtarı yuvasına sokunca hafifçe yukarı doğru kaldırmak, tam o esnada kapının tokmağından tutup kendine doğru çekmek ve aynı anda anahtarı çevirmek gerekirdi. Kim bilir kaçıncı kez aynı yolla kapısını açtı küçük memur Salim. Şu memur hayatının sevdiği özelliklerinden birisi buydu, en azından her akşam yedide evinde oluyordu, ama acaba bu Salim için gerçekten de sevilecek ve sevinilecek bir durum muydu?
Salim efendi, hayatım çok monoton, çok sıkılıyorum diye dövünüp durur; sonra da her aksam evimdeyim, ne güzel diye sevinir. Bir akşam işten çık ama eve gitme desen, bir aksam işi uzat ertesi gün gelme desen, bir akşam gel dışarı çıkalım desen dinlemez. Hakikaten istemez mi bunları acaba? Aman efendim, ben tanırım onu, istemez tabi.
İçeri girdi ve kapıyı yavaşça kapadı arkasından. Kapıyı çarpmaktan kaçınırdı, sessizce girip çıkardı her zaman evine, komşuları rahatsız etmemek için değil, komşuların ne geldiğinden ne de gittiğinden haberi olsun diye. Çantasını hemen girişe bıraktı, önce perdeleri kapadı, sonra ışığı yaktı. Hemen ardından kumandayı aradı gözleri, sehpanın üzerinde gözlerine yakalanan mucizevi aleti alarak kırmızı düğmeye bastı, nihayet, artık yalnız değildi evde.
Salim için televizyon bir ihtiyaçtı ama, nasıl bir ihtiyaç? Evde ses olsun, canım sıkılınca kafamı kaldırdığımda görebileceğim insan görüntüsü olsun gibi sebeplerden sadece, ama bununla kalmıyordu, hem hiçbir programı beğenmiyor hem de aynı programları izlemeden duramıyordu.
Bir gençlik dizisi, klipler, jüri yarışmaları, reklamlar, yerli diziler, futbol tartışmaları, haberler, belgeseller, reklamlar, aynılar, hep aynılar.
Derken bir gün, en sıradanından akşamların birinde, pineklerken beyaz camın önünde, saatine baktı. Sekizde oturmuştu televizyon karşısına, saat on bir olmuştu. Ben ne yapıyorum, dedi kendine. Ben ne yapıyorum? Oturmuş aptal gibi şu aletin karşısında, hiçbir gerçekliği olmayan şu süslü aptal kutusunun önünde vaktimi öldürüyorum? Üstelik hiçbir programı izlemeden, sürekli ilgimi çekecek bir şeyler bulabilme umuduyla kanal değiştiriyorum, tekrar hepsine bakıyorum, ve tekrar, bazen bir diziye, bazen kliplere, bazen filmlere takılıyorum, hiçbirisi beş para etmez şeylerle kendimi avutuyorum. Şu futbol tartışma programları, hepsi birbirinden farklı ama herkes aynı şeyleri söylüyor, herkes aynı anda konuşuyor. Şu haber programlarında herkes kendi haberini yaratıyor, gerçekten olan biteni söylemeye kimsenin niyeti yok. Şu yarışmalarda insanlar para için ne kadar alçalabilir gözümüze gözümüze sokuluyor, şu ya da bu olabilir, hepsi birbirinden çirkin şeyler nasıl olur da beni bu kadar meşgul edebilir?
Kalktı, televizyona gitti, kapattı. Televizyonu kaldırdı ve durduğu masa üzerinde ters çevirdi, ekran duvara bakıyordu şimdi. Bir kağıda, büyük harflerle "KÜS!" yazdı, tutup televizyonun arkasına yapıştırdı. O gün bu gündür konuşmuyorlar, birbirlerinin yüzüne bakmaz oldular.

fragment

Dairenin güney köşesinde oturan Berk her sabah olduğu gibi gazetesini eline almış, mesaisine yine gazete manşetleri ile başlamıştı. İlk çay saatine kadar irili ufaklı haberleri ve sporu kendisi ile birlikte tüm çalışanlara meze yapmak zorundaydı, yoksa magazine zaman kalmayabilirdi ki dairede magazin konuşmadan geçen bir iş günü hayatta bir günü boş geçirmek demekti. Yüksek sesle okurken ilgisini çeken tüm haberleri, bir yerde sesini daha da yükseltme gereği hissederek konuştu ”Ünlü pop star Barış dün geçirdiği trafik kazasıyla yaşamını yitirdi. Yazık, gencecik çocuktu daha.”
Dairenin doğu köşesinde oturan Özge duyar duymaz onay mahiyetinde bir cevap verme ihtiyacı hissetti: ”Ay evet dün akşam annem duyunca ağladı evde biliyor musunuz? Her hafta mesaj atardık biz ona, çok severdi annem, birinci olunca kalkıp göbek atmıştı evin içinde!”
“trafik kazası olması çok acı, hani eceliyle ölse o kadar üzülmez de insan…” diyerek muhabbete karışma niyetinde olduğunu açıkça belli etti batı köşesindeki Murat. Ecel diyince ne anladığı meçhuldü, o yüzden en ciddi kelimeleri bile rahatlıkla günlük konuşma metinlerinde araya bir yere sıkıştırabiliyordu. Eceliyle ölse derken bu kadar rahattı.
“valla ben öleceksem yatakta öleyim isterim” dedi Berk, ”hatta mümkünse uyurken”.
“Ben de” dedi ve tekrar Berki onayladı Özge, neredeyse bir aydır her dediğini onaylıyor ve makyajına özen gösteriyordu, ama hala beklediği karşılığı göremiyordu, laf bende kalmasın diye bir şeyler söylemek zorunda hissetti kendini; “aman en kötüsü de boğulmak yanmak filan di mi Murat?”
“ya nerden açtınız şimdi ölüm konusunu anlamadım ama, bana sorarsanız en iyisi öleceğini bilmeden ölmek”
“hastalanmadan ölmek daha iyidir, en kötüsü hastalanarak ölmek, o kadar acı çekmeye ne gerek var” diye ekledi Özge.
“hayır, en kötüsü savaşta falan ölmek bence, sebepsiz yere” dedi Murat, henüz askere gitmemişti bile..
Saymaya devam ettiler, her iş gününün üç muhabbet kuşu, en kötüsü şöyledir, en kötüsü böyledir derken kendi aralarında bir ölüm muhabbetidir devam ettiriyorlardı, odanın kuzey köşesinde oturan Tahsin ise, hiçbir muhabbetlerine katılmadığı gibi, buna da bir an olsun kulak kabartmamıştı, ama bu haylazların lafı dönüp dolaştırıp sonunda kendisine getireceklerini biliyordu.
“aslında en kötüsü masa başında ölmek be, di mi Tahsin?”
kafasını önündeki işten kaldırmadan göz ucuyla Berk’e bir bakış attı, cevap vermedi. “Benim bu odada olduğumu unutsalar da hiç yokmuşum gibi sürdürsem şu dairedeki basit insanlarla geçirdiğim memnuniyetsiz iş hayatımı..” diye düşünürken, Murat rahat durmadı bu sefer:
“bir şey söyle be adam, sence en kötü ölüm nasıldır mesela?”
kafasını kaldırmadı yine. Gözlerini de yere dikti. Yaklaşık beş saniye süren bir sessizlikten sonra, dudaklarından şunlar döküldü:
“en kötüsü, unutularak ölmektir.”
“bir gün, bizi tanıyan ya da vaktiyle tanımış herkes tarafından unutulmamızdan daha kötü bir ölüm olabilir mi?” Bunu da söylemek istedi, ama, daha ilk cümlesi biter bitmez Berk atladı: ”aman be uyuz herif, sabah sabah neşemizi kaçırdın yine, düşünen adam kesildin başımıza, öf!”.
Sadece iki saniyelik bir sessizlik oldu. “Ya onu boş verin şimdi, Murat akşamki dizide Cevdet nasıl öldü ya ben kaçırmışım orayı?”, dedi Özge.

birey de

bir ev vardı. üç katlı. parti vardı. kalabalık. en üst katta bir oda vardı. kapısı kapalı. insanlar vardı. kapalı kapıları merak eden. açtılar. baktılar. karanlıktı oda. çekindiler. ışığı bulamadılar. girip bakamadılar. ben bakmıştım. partiden önce. eşyalar vardı. tozlu. kitaplar vardı. sayfaları eksik. eskiler vardı hep. tozlular vardı. cazibesi yoktu hiçbirşeyin. çünkü karanlıktı. tozluydu.bakınca göze çarpan oydu. kimse ilgilenmedi. sevmedi kimse orayı. içerde kimse birşey göremedi. iyi bakmadı kimse. odanın ışığı vardı aslında. tozların altında. karanlığın içine saklanmış. göremedi kimse. bakmadılar düzgün. üç beş kişi toplandı dışarda. şöyle bir kafa uzattılar. arkalarını dönüp gittiler. bakmadılar bir daha. eğlenmeye devam ettiler. sormadılar bile birbirlerine. merak bunun için değil. bir oda vardı. karanlık. içerde kimsecikler yoktu. ama evde insan çoktu.

fragment

Karanlık olması gerekirken ne diye aydınlatırlar ki şu sokakları. İnsan karanlığın dahi keyfini süremeyecek mi, buradan belediye yetkililerine sesleniyorum, söndürün sokak lambalarını. İzin verin de ay ışığı ile aydınlansın şu sokaklar, olmaz mı? Ve çöp konteynerlerini kaldırıp yerine teneke kapaklı çöp bidonları koyun ki, kediler o kapakları devirerek gecemize ses getirsinler. Kaldırımları kaldırın, kimsenin kimseden yüksekte yürümeye hakkı yok. Rüzgarsız gecelerde hafif de olsa bir esinti istiyorum, sigaramın yarısını paylaşmak istiyorum, bunun için sokak başlarına şöyle büyük vantilatörler falan koyun canım, ne bileyim, istediğim kasveti yaratamıyor burası bana. Camlardan kimse bakmasın, perdeler sıkı sıkı örtülmüş olsun, gece vakti kimden saklanır bu insanlar? Bir de şu sokakları uzatın, uçsuz bucaksız sokaklar istiyorum yan yana sıralanmış kocaman taş binalarla, yerlere de Arnavut kaldırımı istiyorum, mümkünse beton olmasın, ne çirkin öyle, hem yapmacık hem hissiz. Her şey hazırsa eğer geliyorum. Şöyle siyah pardesümü giyeyim, kuşağını sarayım ve yakalarını kaldırayım, tamam. Sigaramı da yaktım, koydum dudaklarımın arasına, ellerim cebimde. Ayağımda eski püskü postallarım, tabanları zemini hissedebilecek kadar incelmiş. Gözlerimin altında hafif morluklar, uykusuzluktan olacak, bir hafta bilemediniz on gündür jilet değmemiş bir yüz, kısa kesilmiş saçlar ve kızarmış bir burun, kısık bakan gözler. Tamam mıyız? Açık unutulduğundan esintiyle gıcırdayan kapıları ve uçuşan çöp poşetlerini unutmayın sakın. Önümden koşarak geçecek kedi arkadaşlar nerede? Geliyorum.

fragment

-aç kapıyı!
-....(uff gene geldiler bak)
-aç, içeride olduğunu biliyoruz sefil yaratık!
-....(sefil mi, kapıdan o aynayı kaldırmalıyım)
-aç yoksa kırarız!
-....(biliyorum canım, şimdiye kadar da çok kırdınız zaten beni)
-bak son kez uyarıyorum, aç yoksa zorla gireriz!
-....(kırık bir kapı hayatımda hiçbir şeyi değiştirmez)
-tık! açıldı mı? bu ne be! bu kadar kolay mıydı? kapıya bak, kaba saba görünüyor dışardan, meğer tıklasan açılırmış!
-....(yorumları sessiz yapsanız, benim alerjim var da.)
-ulan sen niye bizi dinlemiyorsun, aç diyoruz di mi kaç saattir? çekil kenara arama yapıcaz..
-…(çok kabasınız, yine de aramaya inanın)
-şikayet var hakkında, burada canavar beslediğini söylüyorlar.
-....(demek birileri öğrenmiş) nasıl bir canavarmış bu, mösyö?
-onu sen söyleyeceksin bize. konuş bakalım. nedir şu canavar meselesi bilelim.
-rica ederim mösyö, canavar filan yok, hiç olmadı, komşuların yanılgısı.
-duyduk diyorlar, içerden korkunç sesler geliyormuş..
-e duymuşlar da görmüşler mi acaba? ya da siz görebiliyor musunuz ki?
-göreceğiz. beyler, siz sağ tarafa, siz sol tarafa, siz aşağıdan, siz yukarıdan bakın, siz benle kalın, siz onunla ince, eee, inceleyin, ince eleyin, sık dokuyun, yarasına dokunun, bu onu konuşturur.
-....(buraya gelen herkes içeride bir canavar değil, akıllı uslu benim olduğumu görür, siz dahil)
-bunlar ne, yerdekiler?
-kitap. (ilk kez görüyor galiba)
-onu biliyoruz, neden yırtılmış sayfaları nerede bunun, bu, bu diş izleri de ne? yoksa?
-....(yemeğin ortasına geldiniz)
-kanıt bu işte! bununla beslediğin belli o canavarı? şimdi hemen nereye saklandığını söyle!
-....tamam, siz girer girmez dışarı çıktı. camdan.
-nasıl? neden? aşağıdan bakanlar, siz dışarıda devam edin araştırmaya, bulun onu.
-....(benden başka herkesten kaçar nasıl anlatayım sana)
-neden kaçtı, sen mi attın dışarı?
-yok efendim ne münasebet, yabancıları sevmez ondan, ya benle ya hiç, huyu böyle.
-o zaman suçlamalar doğru. burada beslediğin bir canavar var?
- ya o canavar falan değil mösyö, görseniz seversiniz siz de, dünya tatlısı bir yaratık, bir eşi daha yok, ah keşke gösterebilsem size ama.
-o halde gel bakalım, belki merkezde anlatmak istersin.
-merkeze mi gidiyoruz? Yoksa dünyanın merkezine mi?
-evet, dünyaya karşı bir suç sayılıyor bu, ve dünyanın merkezine gideceksin. sıcaktır, terletmeyecek bir şeyler giy.
-anladım....(ben hep anladım zaten, ama siz?)
-gidelim!
-şapkamı alayım geliyorum…

fragment

Genç adam gürültülü bir gecenin sıcak bir günün sabahına kavuştuğu saatlerde evinden çıktı, kapıyı ardından usulca çekti, apartmanın sessizliğini kırmak istemiyordu. Ayağındaki ayakkabılar zaten hiç ses çıkarmazdı, belki de bundan fark edilmem bu kadar zor oluyor diye geçirdi bir an içinden, sonra tüm düşüncelerine sıklıkla yaptığı gibi buna da boş verdi, zihninin bir köşesine attı. Merdivenlerin sonuna gelmişti bile bunu düşünürken, demek ki çok büyük bir düşünce sayılmazdı, bu kadar kısa sürede aklına getirip geri itebildiğine göre. Sonra büyük, ağır ve eski apartman kapısını araladı, sadece kendi geçebileceği kadar, ve insan icadı yöntemlerle aydınlanan binadan, semavi aydınlığın hüküm sürdüğü dünyaya adımını atmış oldu, tıpkı dün olduğu gibi, ve önceki gün, ve önceki. Memuriyet hayatının insana en ağır gelen özelliklerini saydığında, günlerin monotonluğu ortalarda bir yerde geçiyordu. Her sabah aynı saatte, aynı yerden aynı yere, aynı vasıtayla, aynı insanlarla güne aynı başlangıç. Ama bu değildi canının sıkkın olmasının nedeni, bu kadar basit sebeplerle canını sıkacak kadar basit biri olduğunu düşünmezdi hiç. Kendini sıkmak için hep daha büyük meseleler seçer, küçük olanları bile yeterince sıkıcı olacak kadar büyütebilirdi, böyle bir yeteneği de vardı. Gün içinde yaşadığı bunaltıcı iş yoğunluğu, bıktıran olaylar, yeter artık dedirten insanlar, kızdıran, üzen, ümidini kıran envai çeşit mesele, hatta bazen armudun sapı, üzümün çöpü bile dert olurdu da, yüzünün asıklığının ve somurtkanlığının asıl sebebi olamazdı asla. Peki bu memnuniyetsiz memuriyette bulunan sıradan memurumuzun bu sıkılgan hüznünü arkasında ne vardı acaba, iş arkadaşları dahil çoğu kimse en az bir kez bu soruyu sormayı denemişti, en dolaysız yolla, “neyin var?”, “ne oldu?”, “derdin ne?” gibi, sadece iki kelimeden ibaret basit soru cümlelerinin demirden yapılmış kocaman kale kapılarının kilitlerini açmaya yetecek birer anahtar olduğunu düşünerek, ya da hiç bilmeden böyle kalelerin var olduğunu. O da aynı yolla cevap verirdi hep, “yok bir şey”, “bir şey olmadı”, “hiç”. Çok severdi bu sonuncu cevabı. Hele o kelimeyi şöyle sesli harfini uzatarak söylemek var ya, deymeyin keyfine.
İşte aynı yüz ifadesi ve aynı hızlı adımlarla yine gidiyor, biz de peşinden ayrılmadan, varlığımızı da hissettirmeden takip ediyoruz, bu gidişin sonu nereye varacak hepimiz merak ediyoruz.