melankoli basili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melankoli basili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bottle inanışlar

Şişede durduğu gibi durmuyor mektup, sen okuduktan sonra, başka bir hale dönüşüyor ay, başının üzerinde ışıktan halkalarıyla parlarken, gece denizin üzerinde yakamozda yüzdüğünü gördüğünüz o şişe sonunda bir kıyıya vuruyor. Ben o şişeyi bundan beş sene önce bahr-i sefide fırlattığımda aklımda olmayan herşey artık bir an olsun aklımdan çıkmıyor. Hatırlamayı değil hiç unutmamayı istiyorum, denizin onca hırçınlığına rağmen kağıda yazdığım hiçbirşey kaybolmamış, ellerimle kapattığım o şişenin içine bir damla deniz suyu girmemiş, o mektubun üzerinde bir tek harf silinmemiş, unutmak istemediğim bir lades gibi hala aklımdasın işte, ellerini uzatsan gönül rahatlığıyla alacağım, çünkü aklımda.
Denizdeki şişeyi cesaret için çevirdiğimde karşıma doğruluk çıktığı zaman yine birşeyler yazarak aynı kağıda, tekrar yerine koyuyor, ağzımı sıkıca kapatarak maviye iade ediyorum. Aslında içindeki mektubu alıp yerine bir gemi maketi yerleştirmek istiyorum o şişenin, yazıları gidemediği yerlere götürebilmek için denizde, küçük bir yelkenli lazım o şişenin içine, mektupları uçurmuyor rüzgar. O da işe yaramazsa şişeyi son kez elime alırım, kağıdı da gemiyi de çıkarır, içkiyi bitirmeden şişenin ağzına bir fitil tutuşturup minik bir kokteyl hazırlarım kendime, tutup evime fırlatır içeri koşarım, yanacaksam da denize attığım aynı şişeden yanayım, çünkü ben seni değil kendimi yakmaktan yanayım. Bunu yaparken o şarabı ağzıma değdirdiğimde, şişenin menşei itibariyle ne kadar kırılgan olduğunu ve içindeki kırmızıyı her an kağıda boşaltabileceğini biliyor, şişedeki mektupların seni şaraptan evla sarhoş edeceği günü bekliyorum.

Hacet-i ruhiye

Şüphesiz ki akıllı insanlar için okuduklarından alınacak çok dersler vardır. Akıllı adam dersini alır yerine oturur. Kaleminin ucuyla sıranın üzerine yamuk yumuk bir kalp iki de harf kazır ve biter. Bana öyle bakma öğretmenim. Ben on yaşımdan beri bu sanatı icra ediyorum. Hem artık masa yerine doğrudan göğsüme kazıyorum. Beni öldürmeyecek kadar derin, güçlendirecek kadar acı verici. Şaka yapıyorum sanıyorsun değil mi? Şaka değil yazıyorum işte, daha ne yapayım? Su gibi. Batmamak için ağırlık atıyorum gözlerimden. İçeri yürümüş nehirler. Ciğerlerim su dolmuş hep. Tuzlu. Senin adınla çağırıyorum yaşlarımı. Kaç sene geçti üstünden. Şimdi sırtüstü yattığım zaman şakaklarımdan akıyor. Hayal et. İşaret parmağı son görevini yapmış gibi. Saçma. Gün gelecek ve tehlikeli oyunlar başka bir sonla bitecek. Sen başlayacaksın. Sen başlayınca ben siperden fırlayacağım. Havada çarpışmak için. Sonsuza kadar sarılmak için. Ondan sonra gönül rahatlığı ile müzeye çalışabiliriz. Gemiler bizi selamlar geçerken. Deniz olmasa bile gemi gemidir zaten. Nuh. Beni unuttun. Yerleri silerdim ben. Ona bile razıydım. Direkler çok uzun efendim tırmanamıyoruz. Ufku başkaları süzüp bize haber veriyor. Ben hep geç kalmışım albatros. Gemi batmış. Film bitmiş. Kahve taşmış. Deniz gibi köpürmüş. Sen sakin ol. Fincanını kapat. Peki. Ama ben kahveye inanırım fallara değil. Fallar ne kadar tatlı olsa da ben kahveye inanırım. Çünkü acı olan odur. Acı hayatımızı tatlandırır. Yine de kahve fallarına gerekli özeni göstermeliyiz. Çünkü pek fena yakışıyor birbirine ellerin ve fincan. Ya da gözlerin misal. Gözlerin işte o kadar. Tufandan beri öyle kahve görmedim ben. Ardında kalanlar neler anlatıyor, bakmak istersen...
theonlythingthatsreal

enjoy the silence all these years

O kadar güzel konuşuyorduk ki sanki dünyanın en güzel en tatlı muhabbetiydi bu. nasıl başladığını tam olarak hatırlamıyorum, ama hiç bitmeyecekmiş gibiydi. geçen vakit ne güzeldi derken, hep dilimin ucunda tutuğum o kelime birdenbire ağzımdan çıkıverdi. aniden bir chopin sessizliği ortalığı kapladı -es- ve o anda dünyanın en tatlı muhabbeti yine dünyanın en keskin kılıcı ile kesiliverdi. sonra uyandım.
Kalabalığın önünde en güzel hokkabazlık numaralarımı sergiliyordum. en ön sırada yine o vardı. derken, her zaman ceketimin cebinde taşıdığım hançer göğsüme saplanıverdi -ah- onun acısıyla kıvranıyordum ama belli edemezdim. beni en kötü yerimden yaralamıştı ama bütün gösteriyi bozacağını bile bile kana bulanmış gömleğimi ona nasıl gösterirdim? artık dayanamaz hale gelip dizlerimin üstüne çöktüm. sonra uyandım.
Bazen yazarak iletişim kurmak dumanla haberleşmekten daha zor, bazen ise dumanla dertleşmek yazarak haberleşmekten daha kolay. Cümlelerin arasında ekseriyetle bir algı yanılsamasına kurban giden okurlar her zaman ortada bir vazo gördüklerini zannetmeye devam ederler, suretler her zaman çok uzaktadır.
Başlamak bitirmenin yarısıdır diyorlar, yalan, çünkü başlamak, bitirmektir. Onun için bazı şeylere asla başlanmaz, bitişten mümkün mertebe uzak kalmak için. Kutunun içinde bir kedi vardır ve canlıdır, yeter ki kendinize yenilip o kutuyu açmayın, zira ışıkla şaka olmaz.
Benim kapalı mekanlarda güneş gözlüğüne ihtiyaç duymamam gerekirdi, dünyanın en zor gemici düğümünü kendi boğazımda denememem, en basit kelimelerle konuşurken bu kadar hata yapmamam, kemikli ellerimin terlememesi gerekirdi, hazırlıksız açılınca gördük ki denizle şaka olmaz.
Olmasın, hatta isterse deniz de olmasın. Ama deniz olmasa da, gemiler gitsin. Fatih kadar istekliyim, biraz yaşım geçmiş sadece. Peki ama sultanım, ya yürütemezsek gemileri? Gemi bu, denizde olsa amenna, yerini bilir usul usul ilerler, bazen ise bir rüzgar eser, sallanır durur, bazılarını deniz tutar. Ama fırtınalara aşina denizcileri tutmaz diyorlarmış? Öyle deme güzelim, tutan da var. Tutamayan da var. Tutunamayan da var. En kötüsü, düşen de var.
Hadi, elimi tut, beraber düşelim.
we fall but our souls are flying

bir sessiz film denemesi: afraid to shoot

Ah o film! Zavallı vatman, filmde o kadar çaresizdi ki, eli kolu bağlanmış, dili kalemi tutulmuştu sanki. Kimsecikler yoktu yanında, olsaydı belki yardım edebilirlerdi. Öyle bir haldeydi ki, nasıl anlatsam size, bir Bruce Wayne, bir Clark Kent, bir Peter Parker çaresizliği gibi, bütün şehri kurtarıyor ama kendini kurtaramıyordu bir türlü. Amansız rakibi goker’i bile kaç defa dize getirmiş bir süper kahveman, şimdi iki fincan kahve yapıp bir sohbeti başlatamayacak kadar acizdi, zayıflığı kahveye karşı mıydı bilemedik. Bir de kostümü yoktu üstünde, bu haliyle kimse onu tanıyamıyordu tabi, yoksa kıyafetinden aldığı güçle bir balet cesareti gösterir, oracıkta kendini kurtarırdı belki ama, heyhat!
Ben bu vatman filmini ilk kez izlemiyorum. Daha önce de farklı yönetmenler farklı versiyonlarını çekmişti ama, ilk kez denizde geçen bir vatman filmi izliyorduk, ve dahası, bu önceden hiç alışık olmadığımız bir türdü, sesiz filmdi. Bu kez yönetmen sessiz çekmeyi uygun görmüş, konuşmalar diyaloglar bu filmin ruhunu bozar, izleyicinin de keyfini kaçırır diye düşünmüş. Kendisini zaten önceden tanıyordum ben, fena bir yönetmen sayılmazdı, tarzı buydu adamın, biliyordum, diyalogları sürekli ikinci plana atardı filmlerinde.
Bir gün biz de deneyelim mi şu sessiz film olayını, sevgili dostlarım, bence rahatlıkla üstesinden gelebiliriz. Zaten aşina değil miyiz bu tarz oyunculuğa? sessiz film olarak sürdürdüğümüz için hayatı, aralarda yazılar olmadan anlaması çok güç işte görüyorsunuz. Onun için belli karelerin arasına sıkıştırıveriyoruz yazıları. Mesela bak şu sahneye, adamın gözleri doldu, yüzüne hüzün çöktü, ama neye üzüldü acaba? Burada adam giderken el salladı fakat, kime hoşça kal dedi şimdi?
Siz o filmi görmediniz tabi, ben anlatayım biraz. Mesela başlardan bir sahne, ekranda görünen bir kız bir de adam, adamdaki ifade çaresiz, kız biraz üşümüş. Adam sıkılıyor, kıvranıyor, konuşuyor mu konuşmuyor mu belli değil, derken ekrana adamın ağzından konuşma metni geliyor:
-Ben seni seyretmeye geldim bu kadar yolu gelmemin asıl nedeni buydu çünkü ben seni selamlamıştım bir keresinde caddenin karşısında yürüyordun sen hatırlar mısın ben seni sepetle görmüştüm kolunda asılıydı bir çanta gibi ben orada el sallamıştım işte aslında ben seni sergiye davet etmek istiyordum o gün ama biraz moralsiz gibiydin sanki biraz da yorgun gibiydin maçtan geldiğini tahmin ediyordum ama ben seni set vermeden rahat kazandın sanıyordum oturup bir yerde çay içseydik keşke çünkü sen yorgun görünüyordun ve o gün ben seni semaverde demlenmiş bir çaya hasret gibi görüyordum ama galiba biraz saçmaladım bunları söylerken değil mi çünkü ben seni senden çok nasıl bilebilirim ki?
Sonra yazı gidiyor, tekrar resme dönüyoruz, konuşmanın devamını belkiyoruz ama gelmiyor, anlıyoruz ki en önemli sahneyi anlamamışız, belki de o an anlayamamışız.
Bu filmle ilgili birkaç hikaye duymuştum. Bazı sahnelerde yönetmen çok uğraşmış, onlarca kez oyuncularından şüphe etmiş, acaba yanlış kasting mi yaptım diye, belli ki oyuncuların kasti hareketlerinden sıkılmış. Yardımcı rollerden birini mi alsaydık başrole acaba, diye kendi kendine çok sormuş, mesela şunun gibi bir sahneyi yönetirken:
Azıcık sağa. Biraz daha sağa. Şimdi çok az aşağı. Evet orası, tam orası. Şimdi hafif bir nefes al. Çok hafif. Dünyanın en güzel kokusuna sahip, en narin çiçeğini koklarmış gibi. Hafif bir ürperti olmalı sadece yapraklarında, anlıyor musun? Aynen böyle, yavaşça, usul usul, çok yaklaştın. Evet, hazır ol, şimdi!
Ateş!
Kestik. Olmadı.
Ben size filmi anlatmayı sürdüreyim. Filmin ilerleyen bölümlerinde, adam kızın tepki vermemesine çok şaşırıyor, bu sefer gerçeğin farkına varmış, üzgün bir ifadeyle, pişmanlıkla konuşuyor, elinden tutup karşısına alıyor kızı, artık konuştuğuna eminiz:
-Başka bir yol olmalıydı buraya çıkan başka bir düşünceyle gözleri kapatmak gerekirdi başka bir cümleyle başlamak lazımdı yazıya başka insanlara anlatmalıydım derdimi başka dünyaların aynı dili konuşan sakinlerini rahatsız etmemeliydim sırf dillerinden anladığım için başka türlü konuşmalıydım kelime kısıtlamasına gitmemeliydim başka bir yerde dur demeliydim kendime çünkü başka nasıl başladığımı bilmiyorum başka inanmazdım bile önceden nasıl olduysa şimdi başka bir adam oldum sanki başka layık olmayan ama başkasını da kabul edemeyen bir adam şimdi başka konulardan bahsetmek ve söze başka bir yerde nokta koymak çok daha aklıca olurdu.
İşte böyle bir filmdi vatman-afraid to shoot. Hikayesi alaturka görünse de kurgusu biraz karışık. Oyunculuk derseniz, eh işte. Bir de en kötüsü, filmin sonunda öğrendik ki, vatmanın film boyunca bir şeyler anlattığı kırmızılı kız aslında yokmuş, hepsi adamın hayaliymiş. Kendi kendine konuşuyormuş film boyunca, Ben gibi.
Gecenin bir vakti size bunları anlatıyorum diye kızmıyorsunuz değil mi? Saat 01:37 ama zihnim açık, sadece perdeler kapalı. Dışarısı karanlık şüphesiz, ama oda aydınlık. Ya da aydınlık olmasını umuyorum, çünkü umut, fakirin ekmeği. Neyin fakiri iseniz onun umuduyla beslenmeye devam edersiniz. Onun umuduyla kendinizi doyurursunuz, ve damağınızda sürekli acı bir tat ile yaşarsınız.
Ah Marie, Marie! Ben sana yiyecek ekmek bulamıyorum dedim, sen bana odanın ucundaki pastayı gösterdin, devasa bir şey, sanki içinden dansçı bir kız çıkıp oynaya oynaya kollarıma atılacak gibi! Bana pastayı gösterdin, oysa ben bir ekmek kırıntısına razıydım. İşte o an acıyı tattım ben, o an, quand tu m’as donné le “pain”!
Varlığın ilk şartı isimdir, buna peki deyip geçiyorum. İkinci şart ise zamanda kendine bir yer bulmuş olmaktır. Bunu da ben uydurdum şimdi. Şu odanın içinde sabahtan beri uçuşan varlığı ele alalım. Onun varlığını kabul etmek için önce bir isim veriyoruz, varlık diye isim olmaz çünkü. Bu yüzden ona kelebek diyelim biz. Odanın içinde uçuşup duran bir kelebek var. Artık onu isimlendirdik, ve varlığını kabul etmekle birlikte yok oluş sürecini başlattık. İkinci şartı böyle sağlıyoruz işte, ona bir kelebek diyoruz ve üç gün ömrü olduğunu biliyoruz artık. Şimdi o kelebek, zamanda kendine üç gün yer bulabilmiş bir canlı sadece.
Başka varlıklar da görüyoruz etrafta, başka duygu ve düşüncelerle onlar zihnimizi meşgul etmeye başlıyor bu kez. Şimdi ben onu isimlendirsem, adını koysam, ateş desem örneğin, belki onu gerçeğe dönüştürdüğüm için kendi adıma sevineceğim önce, ama sonra görülecek ki, ateşin de bir ömrü var. Belki sadece beni, belki benimle birlikte onu, belki bütün bir alemi yakacak, ve bitecek. Bitecek işte acı olan bu! Belki hiçbirimizi yakmadan sadece yüreğimizi ısıtacak ama, bitecek. Çünkü bir şeyin başlaması demek, bitişe doğru gitmeye başlamak demektir aynı zamanda.
Şimdi size, kendi bestelediğim bir şarkıyı okuyacağım. Benim bildiğim ölümsüz aşk masallarını yazanlar da yok oldu, yaşayanlar da, aşkları da. En iyi ihtimalle sonunu ömürleriyle birlikte getirdiler, hayat turlarına devam ederken bir yerde yarışa aşk da dahil oldu ve finişi el ele geçtiler. Ara sıra daha kötüleri de oldu. Bazen aşk öne geçti, hayat yarışı erken bırakmak zorunda kaldı, zorunlu werther bitirişi dediler buna, bazen ise aşk çok geride kaldı, hayat ise yarışta sona giden kulvarda tek başına kalmanın verdiği rehavetle, koşmayı bıraktı, her turda sağa sola bakınır bir şeyler arar oldu, buna ise bir isim vermedi otoriteler. Öyleyse böyle bir şey yok, hiç olmayacak.
Sona geldik, burada bitirelim. Şu kamyonu da burada sağa çekip yükümüzü boşaltalım. Neden zahmet edip bunca zırvayı okudunuz ki sonuna kadar? Siz de az suçlu değilsiniz ha! Ama kabahat sizde değil. Genç Goethe’yi rahat koltuğumda okurken ben de çok eğlenmiştim! Yazımı, filmden unutamadığım bir replikle bitirmek istiyorum.
.spoiler.
-ama sen beni sevmiyordun ki, çaresizliğinden öyle söyledin.
-kalbimi açıp baktın mı ya sevgili?
.spoiler.
Benim size bugün söyleyeceğim bunlardır. Hepinize teşekür ediyorum.
kapanış jenerik müziği olsun

Let's go!

Bu akşam yine eve geldim eve geldiğimde saat bilinç altıyı yirmi beş geçiyordu bu saatte ters yöne giden bir yelkovan vardı çünkü ortalığı kara bir yel kasıp kavuruyordu kovalayanı yoktu içerideki her şey akıl almaz bir rüzgarla savruluyordu kağıtla vuslatını yeni bitirmiş bir kılıcın ucundan toprağa savrulan kan damlaları gibi uçuşuyordu küçük kırmızı kelebekler avizenin etrafında aynı hataya yine düşmüş ve ışığa koşmuşlardı ama ömürlerinin sonbaharlarını yaşıyorlardı farkında değillerdi bugün son günleriydi oysa biz sonbaharın ilk günlerini daha yeni maariften koparmıştık yaprağı ağacın en yüksek dalından koparmış ve yüksek okumuştuk herkes duysun diye rüzgarın yapraklarda bıraktığı hırçın sesini yüksek okumuştuk sesimizi duyan koşup gelecekti ve hepimiz aynı rüzgara kapılacaktık ama birkaç kişi göründü sedece birkaç kişi bu sese kulak verdi ve en kötüsü içlerinde sen görünmedin sen görünmedin ve ben depardieu nün görünmediği bir fransız filmi kadar eksik kaldım görünmedin ve gözbebeklerim büyüdü olanca hızıyla ben zaten sana görünmeye cesaret edemiyordum ama aslında çok istiyordum bir baletin gösterdiğinin onda biri kadar olsun medeni cesaret istiyordum sokakta hiç kimse bu cesareti vermeye yanaşmıyordu da dursana bir dakika cesar ın hakkını cesar a verelim cesaret konusunda başaramadığımı esaret konusunda başarmıştım ne de olsa içimde zindanlar inşa etmiştim fatih in bile sökemeyeceği zincirlerle girişi kapatmıştım üstüne anahtarı da yutmuş olabilirdim onu tam hatırlayamıyordum zar zor hatırlayabildiğim bir şey vardı o da küçücük bir pencereydi kuş yoktu parmaklık yoktu küçücük bir pencere ve pencereden izlenen dışarıdaki insanlar vardı her geçen yüzde okunan acı farklıydı da benim dört duvarım birbirinin aynıydı pürüzsüz taşları soğuktu ve aralarına küçük kağıt parçaları sıkıştırılamayacak kadar düzgün yerleştirilmişlerdi hepsi itina ile üst üste dizilmişlerdi elbette ki duvarların yüksekliği boyumu çok aşıyordu burada kalmak cesaret istemez miydi sence yatağa uzanıp tavandaki lekelerden kendine bulut yaratmak kolay mıydı güzelim bulutları severim geçip gidenlerden çok yağmur getirenlerini severim çünkü başıma düşen yağmur damlaları bana çinli dostlarımızın damlalarından daha çok ıstırap verir çünkü aklım hala yerindedir çünkü hala düşünüyorumdur yağmurun altında daha ne kadar tek başıma ıslanacağımı düşünüyorumdur aklım yerindedir yıldırımlardan korkmam hiç birinin gelip beni bulacağına inanmam aklım yerindedir yağmur yağıyordur  oralarda hava ise soğuktur dikkatli olmak gerekir çünkü insan böyle havalarda hasta olur böyle havalara hasta olur hava soğuktur ama çok güzeldir uzaklardan koşa koşa bir kış geliyor olabilir kışın elmalar da çok güzel olabilir ama en güzelinden de olsa elmayı bırakalım şu havanın güzelliğine bakalım zaten beni hep bu güzel havalar mahvetti yine de havaya bakalım sen de iyi bak insan vücudunda yirmi dört kaburga kemiği var diyorlar sence çok değil mi yirmi dört saatin yarısını uykuya teslim ettiğin halde istediğin rüyayı hiç görememek kadar acı olabilir mi bir tanecik kaburga kemiğinin acısı mesela gördüğüm rüyaların hiçbirinde ağaç olmaması kadar dramatik olabilir mi sanmıyorum ama keşke bir tane olsaydı beni de o ağacın dibine gömselerdi en azından yine yeraltından seslenseydim sevenlerime orada yaşasaydım bir süre daha beni görmek isteyenler ziyaretime gelselerdi uzaktan sevselerdi beni ama kabuklu yemiş vermek yasaktır lütfen hanımefendi ne yapıyorsunuz zaten soyu tükenmekte olan bir canlıyım siz bir de tutmuş en sert kabuklu kitapları önüme atıyorsunuz beni öldürmek mi istiyorsunuz lütfen yapmayın herkese yiyebileceği büyüklükte lokmalar verin bu kadar yolu eğlenmeye gelmişken tutup ne olacak bu adamın hali diye beni düşünmeyin hiç istemediğim hallere beni düşürmeyin fazla rahatsız etmeyin beni düşümdeyim.

ikimiz birden sevinebiliriz

Önce anlatacaklarıma bak derin derin; göreceğin parıltı senin ışığındır, bir damladan yansıyan. Önce gözlerime bak, sonra...

"Evet, ben biraz tanırdım onu. Tek başına bırakmaya hiç gelmezdi, hemen hayal kurardı. Bulutların içinde kendi kendine -yalağuz- du. Zavallı."

senin en sevdiğim yazın baharı getiren

BAHARI GETİREN

yaz kızım:

senin en sevdiğim yönün elbette kuzey doğun
saat yönünde baktığım zaman hep birincisin sen
bakışların utanmış yere düşmüş kıyamam
sana hiç gözlerindeki elmaslardan bahsettim mi ben?

senin en sevdiğim yarın aslında bugün
düşüncelerimi güzelleştiren yekpare sen
kalbimin yirmibir pare atışı gözlerime baktığında
beni nasıl aşkla parçalar söylemiştim hatırlarsan?

senin en sevdiğim yanın imrendiğim sağın
zekice bir öpücük kondurdum ol tarafa yanaktan
usulca kaldırdın yerden büyüyen gözbebeklerini
örttün üstlerini ince çekilmiş kalemle sürurdan
şu güzel tebessüm yerleşmişken dudaklarına
mydarling bul beni sıkılmadın mı aramaktan?

alo?

t.


BAHARI GETİREN II


daha sabahın ilk saatleri erken kalmış bugün kanepenin sol köşesine kıvrılmış oturuyor dizlerini göğsüne çekmiş haliyle neler anlatıyor yine mahsun gözleri yere takılmış ah bilse bu gözleriyle bu hüznüyle mananın bizatihi kendisidir o beyaz boynu sağ tarafa bükülmüş aynı hüzün gözlerinden akıyor sıkılan yüzünün sağ tarafından süzülüyor küçük yağmur damlaları kalbim hızlanıyor kalbim hızlanıyor kalbim hızlanıyor bu aşkın seremonisine kendi atışlarıyla eşlik ediyor yüreğim duyuyor biliyorum ama daha kaldırmadı bakışlarını konuşmayayım ben en iyisi kelimelerle küçültemem büyümüş gözbebeklerini sözler ile kalkmaz bu gözler yerden yürüyorum usul bir sıfat seçip kendime yanına oturuyorum kalbim hızlanıyor kalbim hızlanıyor kalbim hızlanıyor kelimeler dökülmesin diye sıkıca kapatıyorum dudaklarımı nazikçe büzüp en güzel mektubumu mühürlüyorum sağ yanağında yanan ruhumun ışığıyla bir anda aydınlanıyor çevremiz ve mektubunu okuyor daha güzel görebilmek için göz kapaklarını örterek elmasların üzerine kendilerine yakışır usulca bir sıfatla aydınlık yüzünde gördükten sonra o ince tebessümü şimdi gönül rahatlığıyla eriyip kaybolabilirim ben...


t.

şu güzelim bulutlar, hemen kayboluyorlar

Vuruyor kalbim vuruyor da, neden bir an olsun hızlanmıyor şu vuruşları?
Bak ne kadar zaman geçirmişim tekdüze vuruşlarıyla kalbimin. Şu aşkın hatırına bir hızlan be mübarek beni gerçekliğine inandır! Olmuyor, faydası yok yakarışlarımın, kendi yüreğim bile beni anlamadıktan sonra. Hiçbirine söz geçiremiyorum, ruhum iyice sabırsız artık beklemek istemiyor, ne olacaksa olsun diyor olduğu yerde devinip duruyor, tek söz geçirebildiğim aklımdı, o da kanatlandı son zamanlarda. Uçmaya niyetli de, kanatları o kadar ağır ki daha kaldırıp uçamadı, beni bırakıp gidemedi. Onun sayesinde bütün hıncımı arsızca bütün insanlığa karşı köpük köpük kusuyor, biriktirdiğim bütün kini boşaltıyorum zavallı dünya insanlarının üzerine, şüphesiz ki mutluluklarını kıskandığımdan, şüphesiz ki kendimi bütün bu hıncımdan kinimden kurtarmak istediğimden. Bütün kaygılardan bütün tasalardan uzak insancıklar, sizlerden af diliyorum, bağışlayın beni. Siz doğrusunu yaptınız, gözlerinizi kapattınız düşler alemine daldınız. Ben sizlere sataşırken aslında kendimden kurtulmak istiyorum, çünkü hınçların en büyüğünü kendime karşı duyuyorum, en çok kendimi yaralıyorum. Bu zındık tutkularından usanacağa benzemiyor aklım hiç, bu küstah sataşmalarından bu kendini bir şey zannetmelerinden bu dizginlenemez arsızlığından vazgeçmiyor, belki ruhumu da kalbimi de o sıkıntıya sokuyor. Tabi ya, düşündüğümden duymuyor muyum ben bütün bu acıları, tohumları kafamda değil mi bu koca sıkıntı ormanının, içine girip de yolumu kaybettiğim, dev ağaç dallarının güneşe bile izin vermeyip beni karanlıkta bıraktığı bu boğucu ormanın? Ben buraya aitim, toprağa, bulutlardan toprağa sürgünüm senelerdir ben, bulutlara çok uzağım ve oralara asla dönemeyeceğim, kendime sahte bulutlar yaratıp onlarla oyalanıyorum. Gündüz bunlarla oyalıyorum kendimi, sonra yine gece kapanıyor üzerime. O geceler ki, yalnızlığım kadar derin. Geceler o kadar derin ki, dipten kurtulup başımı dışarı çıkarmam olanaksız. Ah hayat! Hayat zalim ve acımasız elleriyle boğdu beni, şimdiye dek geçek sandığım masalsı bir ırmağın kenarında. Elleri boğazımda, akan sulara bakarken ben, o zaman farkettim suyun kan kırmızısı aktığını. Ne ölüp sona erdirebiliyorum bu acıyı, ne de kalkıp kurtulabiliyorum ellerinden.
Vuruyor kalbim vuruyor da, bir an olsun hızlanmadığından şu vuruşları, bu acı bitmiyor.

hepsi Baudelaire yüzünden.

artık muhayyilemi aydınlatsın şu ışık

gecenin en karanlık saati üç. ama karanlığın farkına varmak başka karanlık görmek başka değil mi? gözlerime perde mi indi ne var? benim mi bu göremeyen gözler? yoksa çevremde hiç mi ışık yok gerçekten? ah, biliyorsun ki sadece sen bakışlarınla burayı aydınlatabilirsin, ama tercih etmiyorsun bu yöne bakmayı. ben ise iyice arsızlaştım son zamanlarda, şefkatin ve güzelliğin terbiyesine iyiden iyiye muhtacım bu günlerde. ona buna sataşıp duruyorum, çürümüş fikirlerimle ortalığı kirletiyorum. bugün hava kapalı zaten güneş görünmüyor diyerek kendimi avutuyorum düşünebiliyor musun? saatler geçiyor hava kararıyor, peşinden uzun gecelerin aylak sokak dolaşmaları başlıyor yine. artık sokak köpekleri önümü kesmiyor bile, kenara çekilip bana yol veriyorlar biliyor musun? her teşebbüsümde gecelerde buluyorum kendini, bari şu yüzümü aya çevireyim de ışık vursun ruhuma azıcık diyorum kendi kendime. madem sen yoksun senin yansımanda teselli bulayım istiyorum. gece bitmesin, ay batmasın, eve dönmeyeyim istiyorum. çünkü o karakutu içinde muhayyilemi aydınlatacak bir ışık zerresi dahi yok anlıyor musun? bunu daha fazla sürdüremem, yapamam, süper kahraman bile olsam yapamam, baksana onların bile uğruna dünyayı kurtardığı biri var değil mi? yağmuru haber veriyor bulutlar, ayın ışığı sönüyor, yavaş yavaş. ve ben denizin kenarına gelince duruyorum, gözlerimi kapıyorum, açtığımda burada olur musun?

adam sen de...

denizlerimizdeki melankolibasili tehlikesi artarak devam ediyor ama buna hiç aldırış etmeden hala denizle hemhal olup kendini bu elim hastalığın pençesine kaptıranların sayısı da tehlikeyle aynı hızda artmakta buna bir son vermeyi düsünen belediye yetkilileri ise çareyi denizleri buharlaştırmakta buldu il hıfzıssıha kurulunun alacağı tertibe göre her gün yüz otuz ton deniz suyunun bilimsel yöntemlerle buharlaştırılması planlanıyor bunun kısa sürede etkisini göstereceğini dile getiren başkan kadir topshop bahse konu melankolibasili tehlikesinin sadece deniz yüzeyindeki mavi kısımda olduğunu daha derinlere inildikçe bu tehlikenin ortadan kalktığını ancak oralarda da siyah renkten mütevellid baska bir belanın kol gezdiğini belirterek vatandaşlarımız içini ferah tutsun denizin üstündeki bu maviyi buharlastırdığımızda tüm halkımızı bu dertten kurtaracağız artık hiç kimse hülyalara dalıp gitmeyecek olmayan aşklar için gözyaşı dökmeyecek gibi ifadelerle halki selamladı ama tam o sırada tebdili kıyafet beyaz mantosuyla halkın arasına karışmış olan bir adam kalabalığın arasından sıyrılarak kürsüye doğru ilerledi mikrofonu kaptığı gibi a...
***
yağmurlar çeşit çeşit, değil mi oğlum Hikmet?

bazen erişemeyeceğin kadar yüksekten düşer damlalar, o denli yüksekten ve o sonsuz hızla vururken yüreğine, serbest düşmeye ait ne kadar denklem varsa hepsi altüst olur, çare bulaman sen, mecbur kalır kendi düşüşüne bir denklem uydurursun, siyah giyindin yine zaten, sen ıslansan da kimse farketmez, ne çok düşerse düşsün damlalar renkli kıyefetlerde iz bırakır sadece.

şaka gibi ama değil.

bir mum yanıyor içerde ışığı silik, bir de ben…

Gece, ne kadar uzun. Gece, ne kadar da yağmurlu. Damlalar birbiriyle yarışıyor yere düşmek için, şimşekler ışığın gücünü göstermek ister gibi ardı ardına çakıyor, yıldırımlar kendilerine sokakta tek başına yürüyen yalnızları hedef seçmiş. Gökyüzü hiç karanlık kalmıyor gecenin ortası olmasına rağmen, bu kez ne ay ne de yıldızlar aydınlatıyor semayı, şimşekler çakıyor peş peşe, gök gürültüleri şimşeklerin hızına yetişemiyor bile. Uzaktan bir ses geliyor göğün yırtıldığını haber veren, ve ardından damlaların hızla çatıya vuruşlarının sanki başıma düşüyormuş etkisi veren haşin sesleri yankılanıyor içerde. Karanlıkların koynunda en küçük ışık huzmesine hasret olan ben ise, yine aynı şeyleri düşünüyorum gözlerim kapalı. Gök bir kez daha gürlüyor, bir korku filmi sahnelenirmiş gibi evin içinde, şimşekler üst üste çakıyor, salon bir aydınlanıp bir kararırken yalnızlığımın resmini çekiyor sanki gece. Flaşlar patlıyor ve beni ele veriyor en yalın halimle. Saklanacak bir kuytu yok, kaçamıyorum hiçbir yere; ve biliyorum ki herkesi ürküten bu ışık benim içimde çakıyor, bu ruhu o aydınlatıyor. Ben de inadına, kaçarken herkes kuytulara, uzatıyorum kafamı dışarı, geceden fırlayan bu ışığı yakalamak için. Islanınca kirpiklerime kadar, sokuluyorum yine usulca içeri. Şimdi bir mum yanıyor içerde ışığı silik, bir de ben…

Korkuyu beklerken çok vakit geçirmişim, fark edenim olmamış.

Vakit geçmiş, umut kocaman olmuş, umut, benim içimde devasa bir dağ olmuş! Ben ona küsmüştüm halbuki, haberi bile yokmuş. Geçen günler bana acımamış, seni yine yoklukta aramaya zorlamış. Oysa arasam da bulamam, baksam da göremem seni biliyorum. Ya gözlerim kapandığında varsın ya da olmayan mekanlarda, ya aklımın en sakin yerinde varsın ya da kayıp zamanlarda. Zamanın en acımasız hallerinde, bekleyerek geçirdim ben günleri. Tükettim seneleri birer birer hırçın akıntısında zamanın, umarsızca. Yalnızlığımı öğüten seneler yıkıp geçiyor beni, ama düşünüyorum aynı zamanda, bir ömrüm beklemekle geçse ne çıkar? Eminim vakit gelip son kez kapatınca gözlerimi, yüzümde tebessümle, göreceğim seni...

Çünkü; çünkü çok öncesinde sönmeye yüz tutmuş hayallerimin, daha yıldızlar serpilirken engin semaya, en parıltılı halinle sen tutunmuşsun oraya. Hep bekledim inersin diye benim biçare dünyama. Her gece şu engin semanın seyrine daldığımda efkarla, senin hayalini seçebilirim milyonlarca yıldız arasında, lakin, erişmem mümkün değil yakınına. Muradım şudur ki sevgilim; boğulmadan ben bu hülya denizinde, sönmeden yıldızları gökkubbenin, sen geliversen tüm gerçekliğinle, beraber baksak gecenin ışıltılarına, ve görsek semanın ne kadar karanlık olduğunu, sen dünyaya indikten sonra...

kendini kandırmaktan uslanmayan adamın beyhude serzenişleri

uzaktan bakınca yolun sonundaki ışığı güneş zannetmiştim, değilmiş. bunca zaman sonra ışık görünce bir yerde, bana uzaktan öyle gelmiş. aptal kafa işte. ayaklarım yere bassa, gözlerim yere baksa, en azından gölgemi önümde görür farkederdim güneşi arkamda bıraktığımı. ama ne umut ettiyse artık şu safdil benliğim, ileri bakmaktan önümü göremez hale gelmişim. onun esiri olup boş bir çabayla kilometrelerce ilerisine göz dikmişim, oysa ki bakar kör gibiyim; önümde yanımda ne var ne yok göremeden geçiyorum. mesela bugün bitti. kendi kendime kızıyorum, diyorum ki: oturup masanın başına yarını düşünsene ahmak! kanepene kurulup yanını düşünsene! gelmeyecek zamanları, olmayacak kişileri var kabul etmekten vazgeçip şu saçma yoldan dönsene boş hayaller kumkuması! okuduğun iki satırı, belki bir düşüneni olur diyerek yakınındakilere anlatmaya çalışmaktan vazgeçsene sahte kitap kurdu! şu yaşamını kafana hapsettikten sonra sokağa çıkarak, insanlar içinde insanlardan bir insan olsana, hayatın cılız gölgesi! ama nerde bende o akıl? yedi değil yetmişyedi hikmet devrilse, hiçbir işe yaramaz, benimkisi ancak hayal kurmayı becerir. ama aklımla tek becerebildiğim bu olsa bile, yanımda kalsın. bütün varlığımı alın ama, aklım bana kalsın; aklım, bana kalsın!

Hayatla hayali ayıran, bir kısa çizgiymiş meğer…

Dün aslında bugündü, bugün aslında yarın. Arada ne fark var sorarım size? Günler birbiri ardına acımasızca saldırırken şu savunmasız benliğime, ben hala elime silah alıp karşı koyacağıma, savaşı kazanacağımın hayallerini kurmakla meşgulüm. Sürekli hayal kurmaktan mütevellid hiçbir şey başaramaz haldeyim. Ama kendime bu konuda engel olmayı da hiç düşünmedim, şimdi kafanızı kaldırıp baksanız havada bana ait binlerce hayal balonu göreceksiniz, kendi kendine konuşma balonları bunlar. Tıpkı çizgi romanlardaki kadar yapay ve içi olmayacak kelimelerle doldurulmuş balonlar. Zamanları gelince hepsi birer birer patlayacak, ve içlerindeki hayalleri kelime kelime dökecekler benim üzerime, ben de enkaz altında kalıp ezileceğim zamanında engel olmayıp büyüttüğüm bu hayallerimin. Kurtulma şansım hiç yok, çünkü hayallerimin gerçek olduğunun hayalini bile koydum balonlarımın içine, kocaman bir yığın beni ezmek için bekliyor.
Hayatımızda olamayacak şeyleri hayalimizde istemek gibi kötü bir alışkanlığımız var, düşünerek her şeyi elde edebiliyoruz. Zihnimde bütün kahramanları kitaplardan alıp bir yerde karşıma çıkarabiliyorum. Ben ise bazen öyle bir haleti ruhiye içine düşmüş buluyorum ki kendimi, hayalim hayatımdan daha gerçekmiş, asıl olan düşmüş gibi. Hayaller büyüdükçe hayat küçülüyor karşısında, öyle ki ben bile sığamıyorum içine, mümkün mü acaba ikinci bir kişi daha girsin şu küçücük yere?

Tuna beyine bir bak, gör ne hallere düşmüş,

Meğer yaşadığı her şey kocaman bir düşmüş..


Tek yapmam gereken, bir çizgi çekmek. - .

Bize verdiğin yalnızlık nimeti için sana sonsuz şükürler olsun.

Ben, yalnız bir adamım. Galiba böyle de kalacağım. Aslına bakarsanız, ne yalnızlığımdan anladığım var, ne de sebebini tam olarak biliyorum. Cemiyete saygı duymakla birlikte, şimdiye dek durumumu değiştirmeye yönelik bir girişimim olmadığı gibi, bundan sonra da böyle bir şey düşünmüyorum. Bu yalnızlığımın kime dokunduğunu açıklamak elimde değil, bunu ben de bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa, o da cemiyetten kaçmakla insanlara bir zarar vermeyeceğim, olsa olsa bu kaçışın bütün ceremesini kendimin çekeceğidir. Yalnızmışım, varsın daha beter olsun.
Bundan şikayetçi olan çok kişi tanıdım, yalnızlığına hayıflanıp duran. Ama ben esasında böyle değilim. Belki sizi kandırdığımı, belki kendimi kandırdığımı düşüneceksiniz ama, ne yalan söyleyeyim, halimden memnuniyetsizlik duymuyorum. Bence kalabalığın arasına karışıp kaybolmak, yalnızlığı lügatinden çıkarıp atmak çok kolay, tek gereken vasıflarını da bir kenarda bırakmak. Basit düşünüp basit bir hayat sürmek, adı üzerinde, çok basit. Yalnızlık hakkında çok kimseler ahkam kesmiştir, herkes vakt-i zamanında kendi yalnızlığını ilan etmiştir. Kimisi dostu olmadığından kendini aday görür yalnızlığa, kimisi aradığı eşi bulamadığından yalnızdır, kimisinin konuşacak kimsesi yoktur, kimisi paylaşacak kimse bulamadığından etrafta kendine sıfat seçmiştir yalnızlığı.benim için, bunlar yalnızlığın ziyadesiyle basitleştirilmiş halleridir. Yalnızlığın, yalnızlık kadar zor olan kısmı, ruhen yalnız olmaktır. Hele buna bir de fikren yalnız olmayı eklerseniz, benim lügatimdeki yalnızlığın, “yalın”dan “yalnız”a dönüşürken arada yitip giden “ı” harfi kadar umutsuz bir vaka olduğu dikkatli bakan gözler tarafından kolaylıkla anlaşılabilir. Ama boş verin siz bunları, ne diyordum, yalnızmışım, varsın daha beter olsun.
Biz de yalnızız diyen sesleri duyar gibiyim etrafta. Belki benim gibi hisseden binlercesi vardır, doğru. Ve yine binlercesi kağıda kaleme sarılıyordur dostum diye. Ve belki de, hiçbir değeri olmayacaktır benim tarafımdan karalanan şu satırların. Belki de, belki de en doğrusu bırakıp gitmektir bu cümlede, yırtıp atmaktır sayfayı, tıpkı daha önce onlarca kez vazgeçilen yazılar, yarıda kesilip bir kenara atılan metinler, en az yüzüm kadar buruşturup attığım kağıtlar gibi. Ama görüyorsunuz ya, bırakma cümlesi geldi geçti, ve ben hala inat ediyorum, bir yandan hiçbir kıymeti olmayan şeyler yazdığıma inandırıyorum kendimi, bir yandan ise tek bir harfin bile değerli olduğunu düşünüp kendimi avutuyorum. Bu bir hastalık olsa gerek, dikkatli olmak lazım, zira bu hastalığın bulaşıcı olup olmadığı konusunda Türk hekimleri henüz bir mutabakata varmış değiller.
Yalnızlık konusunda en iyi kitaplarla anlaşırım. Birkaç kitap okumuşumdur şimdiye değin hayatımda, hatta bazıları öylesine etkiledi ki beni, biter bitmez oturup düşünmeye, aklımda birikenleri, ruhumda yeşerenleri, nasıl bir yolunu bulsam da anlatsam diye düşündüm. Ama tembelliğimden, şüphesiz ki tembelliğimden, elime kalem almadım. Yakın zamana kadar kitap okurken bile kalem almadım elime, okuduklarımı aklımda tutabilecekmişim gibi saçma düşüncelerim vardı. İnsan zamanla öğreniyor yanlışlarını. En iyi öğretmen zaman, ama öğretirken hem ödevlerin en zorunu veriyor, hem de cezanın en ağırını.
Bunca lakırdı, sıkıcı laf kalabalığı arasından geçip buralara geldik. Peki buradan nereye gidilir derseniz, söyleyeyim. Ben ve benim tanımadığım ama varlığından emin olduğum bazıları, bir büyüğümüzün bu konuda yol göstericiliğine güvenerek yola çıktık. Yalnızlığımıza inandık, ona sığındık. Kelimeleri ve yalnızlığı hayatın tadı tuzu kabul ettik. Çok şükür ki kelimelerimiz var, yalnızlık derseniz keza, o halde ne gelir elden, oturup şu halimize şükretmekten başka? Bize verdiğin yalnızlık nimeti için sana sonsuz şükürler olsun.

İtiraf ediyorum sana, hayallerim boşa çıkarsa ağlarım.

-Et nunc et semper dilectae dicatum.-

Bu sana kim bilir kaçıncı mektubum. Her birisi diğerini çağırıyor adeta. Şimdiye kadar sana yazdıklarımın hiçbirini okumadın, biliyorum bunu da okumayacaksın, aradan belki çok uzun zaman geçecek, bu mektuplar zamanı geldiğinde ya senin ellerinde, ya da sobanın gürleyen ateşinde bulacak kendini. Bu ateş ya parlayacak iyice, sıcaklığı içimizi ısıtacak iyiden iyiye, ya da küllenecek benimle beraber, toprakta son bulacak. İşte bu mektupları kendi başıma tekrar tekrar okuyup birer birer ateşin kucağına atarken, benim gözyaşlarım daha düşmeden gözlerimde kuruyacak, mektuplardan sonra beni yakacak o acımasız kızıl ateş. Yanmaya ihtiyacım olacak çünkü, bilmez misin ki, ben ne kadar her ateş gördüğümde suyu hayal etsem de, kimse su taşımadı benim için. Şüphem kalmadı artık, o ateşler benim için hiç göle dönüşmeyecek, ve ben karşımda gürül gürül yanan ateşe inat hüngür hüngür ağlayacağım.
Bu sana kim bilir kaçıncı seslenişim. Kelimeler birbiriyle yarışıyor adeta. Şimdiye kadar sana söylediklerimin hiçbirini duymadın, biliyorum bunu da duymayacaksın, söylenir söylenmez bütün kelimelerim havaya karışacak, kim bilir ne kadar zaman geçecek aradan, ya orada bekleyip zamanı gelince kucağına dolacak sözlerim, ya da evrende küçüklüğünü bilip edebiyle kaybolup gidecek. Bu sesler ya yankılanıp semada, kulaklarında çınlayacak sahibini bulduğunda, ya da hepsi toplanıp bir kuşluk vakti şerefelerden bana geri dönecek. Korkum odur ki, dünyanın bunca gürültüsünde bu kelimeler yitip gidecek, sahibine kavuşamadan, beni duyuramadan yok olacak, ve ben kaybolan seslerin anısına sessiz sessiz ağlayacağım.
Hayallerim boşa çıkarsa, itiraf ediyorum sana…

le chagrin

üzülüyorum o sırtını dönüp ağır adımlarla uzaklaşırken ardından bağırsam da sesimi duyuramadığım için ve üzülüyorum bir kelime ile aradan dağları kaldırmak dahi mümkün iken bir dünya cümle ile en küçük taşı bile yerinden oynatamadığım için ve üzülüyorum arada mesafeler olduğunda o kadar yakınken yanyana iken bu kadar uzak olduğumuz için ve üzülüyorum kendimi bir iple şu çam ağacının dalına asıp sonra gelemiyorum diyerek af dilediğim için ve üzülüyorum edebiyata ve kendime ihanet ettiğimi bile bile bunları yazmaktan zerre hicap duyamadığım için üzülüyorum hakikaten
Gecenin karanlığında uzaklardan bir parıltı görsem yıldız zanneder koşarım;
ciğerime saplanana kadar onun parıldayan bir hançer olduğunu anlayamam..

la tristesse

Sokak bugün neden bu kadar kalabalık? Daha önce hiç bu kadar kalabalık olmamıştı, ne de çok insan varmış etrafta... amma da gürültülü…bu çöp bidonu hep burada mıydı yoksa yeni mi koymuş belediye yetkilileri? Köşedeki bakkal ne zaman kapandı yahu? Zavallı adam, gün boyu sinek kovalardı dükkanında…kimse sepet sallandırmayacak mı şimdi penceresinden? Bakkal! diye seslenmeyecek mi anneler? Aman canım bana ne…başka derdim mi yok sanki… Ortalık gittikçe kalabalıklaşıyor, engel olamıyorum… hava iyice kapadı…bulutlar da her an su koyvermeye hazır gibi…canım bulutlar şimdi olmasın ne olur… Acaba yürürken mi daha çok ıslanırım koşarsam mı? Ben de böyle şeyler düşünmek isterdim…yağmurun bana sadece bunu hatırlatmasını, aklıma başka hiçbir şeyi getirmemesini ama…yağmur yağınca daha da kalabalıklaşacak buralar…ben de onca insan içinde damlaların arasında boğulur giderim ne yapayım…telefonu kapatalı yarım saat oluyor…evden çıkmamın üzerinden olsa olsa yirmi dakika geçmiştir…on dakika nefes almadan nasıl yaşadım acaba? Bunu bir kenara not edeyim, on dakika…bazıları yüzüme bakıyor yanlarından geçerken… ne görüyorlar acaba yüzümde? Çok mu kötü görünüyorum? Acıyan gözleri silkeliyorum üzerimden, bakmayın yeter… her geçen dakika artıyor insanlar… demek ki böyle bir hismiş, kalabalıklar arasında… ben sizi nasıl fark etmemişim bugüne kadar? Ben mi hızlı yürüyorum diğerleri mi aheste revan ilerliyor? Yok canım, hızlı olsam daha çok şey düşünmüş olmam gerekirdi, unutmalı mıyım hatırımdan çıkarmamalı mıyım onun kararını veremedim daha… orada durdum, ilerisine gitmek istemiyorum… Buraya kadar iyi dayandım da, yağmurla birlikte gözlerimin rengi kırmızı olursa şaşırmam… bana yağmuru verene bir damla da benden… Köprüye çok yaklaşmışım, o kadar yürüdüm mü ben? Nasıl geçti dakikalar fark ettirmeden? Yakında buralar adım atılmayacak kadar kalabalık hale gelir, geri dönsem işe yarar mı acaba? Geri dönsem, telefona sarılsam, ben bu kadar kalabalık arasında yalnız kalmak istemiyorum desem, birlikteyken bu savaşta bire karşı birdik, herkes bir, karşısında biz bir, şimdi ben varım, milyonlara karşı bir ben, seni ise o milyonlarla beraber anamam; bırakıp gittin ya, buna inanamam; alışmaya çalışsam da, mümkün değil dayanamam… Köprüye gelmişim nihayet, istemez artık yağmasın yağmur, ben zaten ruhuma kadar ıslanmışım…

Schrödinger

Schrödinger hüzünlü günlerinin birinde gözyaşlarının damlacık mı yoksa dalgacık mı olduğundan şüpheye düşmüş, gerçeğe ulaşmayı umarak bunu bir deneyle keşfetmeye niyetlenmiş.
Kederli düşüncelerle başını öne eğdiğinde gözyaşlarının damlacık olduğunu ve Newton’un daha önce tespit ettiği gözyaşının yere düşme hızıyla yere çarptığını görmüş.
Ancak içine umut doğunca başını göğe kaldırdığında, aynı gözyaşlarının dalgacık olup yanaklarındaki gamzeleri de önüne katarak çenesine doğru aktığını fark etmiş.
Her hüznün bir umut doğurduğunu ve her umudun da günü gelince hüzne dönüştüğünü bildiğinden, gözyaşlarının hem damlacık hem dalgacık olduğunu kabul etmiş.
Anlamış ki, gözyaşları hem hüznü, hem umudu getirip yüreğinden, bazen ince ince, bazen usul usul akıtırmış gözlerinden, o halde üzüldüğü kadar umutlanmalıymış da aynı zamanda.
Belki de kutudaki kediyi kucağına alıp başını okşamanın zamanı gelmiştir artık.