journal de l'esprit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
journal de l'esprit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

beyazperdeler üstü varlık ve zamanından önce sarılmış heidegger filmleri

Gözlerimize inen beyazperde ya da kubrick’in yolunu tutup gözleri tamamen kapatmak, filmleri perdenin ardından seyretmeye kendini alıştırmış salonun öbür tarafındaki seyirciler için bir bahane veya keyifle izlenecek bir yol hikayesi değildir şüphesiz. Hem sonra, senin de bir gün çekmek istediğin o film var ya, bir yol hikayesi olan işte, başrolüne adam beğenemediğin, kısa film için çok uzun, bir seri için çok kısa öyküsü olan, onu da zamanı gelince ellerimizde patlamış piştovlar, başımızın üstünde beş boyutlu gözlüklerimizle izlemek istiyoruz eğer salondaki küçük sinema yazarları için bir sakıncası yoksa.
Yanlış yöne sarıldığı için geri giden hikayesinde her film, geri dönmenin, hem özlemini duyduğumuz hem de kurtulduğumuza sevindiğimiz o eski kafalılığın methiyesini düzüyor. Makinist daha dikkatli olsaydı, mesela sevgiliye sarılsaydı aynı film, boynuna dahi sarılması mümkündü, ama her halükarda arada kaçırdığımız ipuçlarını yakalayabilmek umuduyla yine başa sarılması gerekecekti, hiçbirşeyçok değişecekti, biz yakalayamadığımız bütün sahneler için gözlerimizi kapatıp baştan izleyecektik, sen de o kadar iyi bir seyircisin ki bu filmi gözün kapalı bile izlersin, o tombul yanaklı peltek adam da iyi izleyicidir bak mesela, herkes izleyicidir şeksiz şüphesiz ama seyrediyorlar mı yoksa takip mi ediyorlar belli değil daha. İzlemesi nefis eğlenceli ama takibi kafa yorucu bu hikayeyi seyrederken, ben bilhassa perdenin siyah olduğuna dikatlerinizi celbetmek isterim.
Filmlerüstü bir varlık olarak ben, senin ısrarla dayattığın bu sinemacılık kurallarını, süzülerek söylüyorum sevgili rejim, naçizane reddediyorum, koltuğunuzda rahat mısınız hala, yoksa? İşte filmleri ayın yüzeyinde izlemeye meraklı, seyir mesafesinde uzak yakın ayırdetmeyen birkaç kişi olarak, bütün güzelliğiyle aya yansıtabilme derdiyle kendimize en akıllı senaryoyla bir film yapıyoruz, gerçi burda yapılmışı var, içine iki başrol oyuncusu koyuyoruz, gerçi burada koyulmuşu da var, hikayemizi heyecanla anlatıp mutlu sonla bitiriyoruz, gerçi burada bitmişi dahi var, şimdi bu filmin bir de kitabı yazılsa ne güzel olmaz mı, gerçi burda yazılmışı var. -Son- Erler film.
Bu arada zaman çok hızlı geçiyor ve ben bilhassa yetmişli yaşlarımı çok özlüyorum.

Viva la resiztans! a.k.a. değişmeyen tek şey deyişimdir

“Olduğun yerde kal! Eller yukarı!”
Polisin sesini duyar duymaz artık bu işten kurtuluşum olmadığını anladım. Kaçış planım an itibarıyle suya düşmüş, su ise bana ihanet edip itina ile hazırladığım planlarımı alıp batıya götürmüştü, şu işe bakın ki, bütün bu tutuklamalara rağmen ben yine olabildiğince doğuluydum, kafamda realizm akımına mensup binlerce tabloyla rönesans ve reform doluydum, şimdi teoride yapabileceğim yegane şey sabırla batıya giderek sonunda doğuya varma hedefiyle kolomb cesareti göstermek, pratikte ise bana doğrultulmuş bu tabancaların huzuruyla ellerimi kaldırıp polisin önünde doğrulmaktı, göl kenarında ikamet eden bu aynasızlar tarafından bir kedi gibi enselendiysem ne yapayım, başımı döndürdüğü gibi beni başa döndüren o suyu içtiğimden beri başımda kesif bir ağrı var, dağ gibi bir acı habersiz ve kendisine küsmeme müsaade etmeyen, işte şimdi bir polisi tutuklar gibi bir hayvan tıkanıyor göğsümde benim de, ünlü oluyorum istemeden ve seslileri pek sevmememe rağmen, çünkü ben en çok sessizleri, bilhassa sözü bitiren sert sessizleri, en çok ise o sessizlerin sözün sonunda kayıtsız şartsız yumuşamasını severim.
Sessiz kalma hakkına sahibim ama şunu söylemeden o arabaya binmek istemiyorum, gördüğümüz bildiğimizdir memur bey, bir tren ne kadar hızlı olursa bizi gideceğimiz yere o kadar çabuk götürür, üstelik kırsal alanlardan geçerken aynı trenin benekli gözlerle takibi dahi zorlaşır, ama işi rayına oturtmadan önce memur bey, bir tren kompartmanında tesadüfen karşılaşmak ya da aynı sefere beraber bilet almak konusunda bi karar vermiş olmak gerekir sanıyorum, yola çıkmadan gerekli hazırlığını yapmak ya da trende satılanlarla iktifa etmek arasında bir tercih yapmak şarttır, memuriyetine gereken özeni gösterebilmek için memuriyetinden istifa etmeye gerek olmadığını anlamış olmak ve yeni memuriyetleri samimiyetle kabullenmeye hazır olmak ise muhakkak suretle gerekir, ben elimdekiyle iktifa edebileyim diye istifa mektubumu geri çekip usulüne uygun katlayarak bir uçak yapmış bulunduğumdan, bir kere fırlattıktan sonra havada ne kadar kaldığı ya da ne kadar uzağa gittiği mühim değil, uçması yeter.

Renk değiştiren işler ve bukalemin erbabları

Bir hayvan olarak yazı pek yırtıcıdır, bu yüzden elindeki o kırmızı kalemle dolaşırken önündeki kağıtlara çok dikkat etmen gerekir, bu benim yırtılan kim bilir kaçıncı uçurtmam. Böyle zamanlarda rüzgar çıktığı zaman ben, cümleten okumayı bilmenizden ötürü, mütevellid değil öbürü, yazmayı da bildiğinizi varsayıyorum, hatalı mıyım neyim kimse duymuyor nelerden hikaye etmektesin, buradan yazma bilenler için bilhassa öneriyorum mor yazma tam size göredir, bu duruşa pek yakışır, suyun kenarında ayna var deneyebilirsiniz, üstelik deneme yamulma yoluyla kullanılmaz hale gelen hayatlardan ücret almıyoruz, bugünkü asıl konumuza dair asılsız iddialarımızı bire onyüzbinmilyon veren oyunlarda kaybetmek istemiyoruz, yazarından aldığımız cesaretle sahne aldığımız tehlikeli oyunlarda olası ihtilalleri değil kesin ihtimalleri kaybetmek istiyoruz çünkü:
Bugünlere kadar sürekli bir esmer hega-moniasında yaşamını devam ettiren ve beyaz yüzlülere alışkın olmadıkları aydınlık yüzünden mega-manialar çıkaran maniacların karartmakta beis görmedikleri bir takım meslekler, bir takım yıldızlar ve bir takım elbiseler, bugünlerde beyaza dönerken, ay gibi beyaza dönerken, bu ay dönerken, benim için erken olsa da vakit gelmiş derken; gökyüzünü beyaza boyamaya istekli ve şefkatli bazı çalışanların grave hakkını kullanmak istemesi üzerine mevcut mavi statükoyu devam ettirmek isteyen işveren topluluğu nakavt hakkını kullanmak suretiyle beyaz adamların suretlerindeki aklığı kırmızıya devirmek istedilerse de, beyaz adamlardaki bu aklı selimin aklığa olan aşkı sayesinde k.aptalistlerin hiçbir çabası o adamların bütün göğü yüzleri gibi beyaza çevirmelerine engels olamadı marks?

Biz ayrı rüyaların insanlarıyız bebeğim

Ülkelerin sınırları, haritalarda göründüğü gibi yanyana dizilmiş kırmızı damlı uzun binalar ve bunların arasına yerleştirilmiş bulunan kırmızı damlı gözetleme kuleleri ile belirlense bile; bazı ülkelerin sınırları mezkur kırmızı damlarla çizilmez, ve onlar dünyada sınır tanımayan hükümdarlara sahiptirler,
bu ülke gibi.

İlahi komedya, sen adamı öldürürsün!

Bugünlerde ne yazarsam kardır demiştim zira karın bendeki etkisi akşamları hafif bir karın ağrısıyla birlikte karın için önerebileceğim bir kayak hocasıdır müdür bey. Bu sıralar benim hızımı alamadığımı gören müdür bey ve diğer sevgili müdür muavini arkadaşlar kardan adam yapmışlar, beni durdurması için. Kardan olmuş belki ama adam olmamış, gövdesi tamam ama içine ruh katmayı unutmuşlar zira müdür bey kışı sevmiyor. Kar ve tipi dediğimde a tipi fon yatırımlarının kar marjlarını hesaplıyor kafasında, müdür bey şu kışa bakın ne güzel desem gözünü kaldırmıyor, zannedersem gözünü kar bürümüş, oysa şu anda yanımızdan geçen çok güzel bir kış, beyaz ve ince.
Aslında günlük hayatım tam bir noksan, buna itirazım yok, her köşesinden bir parçası eksilmiş daireyim, geniş çaplı denebilecek kadar kalabalık ve bir o kadar basit bir devlet dairesi. Kendi dairemizde basit kesinleri birleşik ihtimallere dönüştürme projesi üzerinde azami ücretle çalışıp huzuru ırak sayarak mutlak sonsuza ıraksayan memurlarız. Parayı iş bitince toplu olarak alacağımız söylendi, biz de kayıtsız şartsız inandık, egemenlik bizdeydi. Aramızdan bazıları bunu duyunca biraz söylendi ama olsun, söylenmemiş sözlerin biteviye üzerimizde yaratacağı gerginlikten iyidir, çünkü burası cemiyet için lüzumlu bir müessesedir, böyleyken böyle.
Doğrusunu söylemek gereksiz ama çalışmaktan zinhar yorulmadım ve tatili hak etmedim, buna rağmen senelik “izm”imin bir bölümünü kış turizm tesislerinde geçirmiş olduğum doğrudur. Ancak kar amacı gütmeyen bir çoban olarak dağlarda bile olsa olanca nefesimle kaval çalıp tehlikeli koyunları güttüğümü tahmin edersiniz, hatta bu halimle dağa küstüğüm ve iki gün konuşmadığım bile vakidir. Gerçi aynı kavalı bir kemik olarak değerlendirdiğimizde, ağrıyı da dağ değil sızı manasında kullanmamız gerekir cümle içinde, zaten doğrusu da budur. Akşam saatlerinde ise bu sızıyı dindirebilmek için düşeş gerekiyor ama gelmiyor. Şimdi eşim dostum beni karstayım sanıyor, marstayım kimse bilmiyor.
Ayaklarımızı yerden kesmek konusunda herkesin başvurduğu yöntemi ihtimal dahiline almadığımızdan, kayaklarımızı yerden kesiyoruz düşme korkusu olmadan. Kar üzerine yazılmasını bekleyen beyaz bir sayfa olduğu için, ilk işim onu kırmızıya boyamak oluyor, karı boyamak bana kolay, kafam rahat, gözlerim kar kırmızı. Burada fazla prova yapmadan sergilemek zorunda kaldığım oyunda ise, kar beyazdı rolüm, ellerinden. Görüş daha fazla azalmadan, günün anlam ve önemini belirten bir cümle ile bu sayfayı da kapatıyor, iyi uçuşlar diliyorum.
”You are not a beautiful and unique snowflake, you are the same decaying organic matter as everything else...”

white winter hymnal

And, Michael, you would fall
and turn the white snow red as strawberries
in the summertime..

my fleet, my foxes.. bonne chanson, merci.yes it is. definetely.

önümüzdeki dört gün için ne yazarsam kardır!

(Abnorm+Journ+Tri) x al

Günlük (sevgili) tutamıyorum (elleriyok) çünkü (ikinoktaüstüste) günlük (hayatım) beni (adam) tutuyor (ayaklarımdan) başım (ağır) çok (choke) sallanıyor (sağasola) yaşadıklarımı (basit) yazarken (çokeskiden) ve (&) kağıtlar (beyaz) sağasola (sallanıyor) uçuyor (süpermen) rüzgar (karayel) yüzünden (senin) bir (c.c.) de (geniusanlamında) bünyemin (billah) günlüğe (öğün) alışkın (acısız) olmamasından (olumsuz) mütevellid (oğlu) bünyamin (sağelinoğlu) ortaya (muhayyile) her (herrlicht) defasında (defeat.n) nahoş (fikirler) fikirler (nahoş) çıkarıyor (elbise) yaşamaya (sebep) değer (verdiğim) bulmadıklarımı (aramadan) yazmaya (escape) değer (biçersem) bulabilmem (kolaylaştırınız) ne d en kötü (bad) alışkanlığım (bu) bu (alışkanlığım) olsa (ndagelbozmuş) gerek (yeter) işte (aha) bu(cette) gün (salı) yine (again) günlük (bela) beni (ğrısı) tutuyor (belim) diyorum (christiyan) ama (la-kin) günlükten (gecelik) başka (aşka) da(alsogenious) beni(akil) tutan (sır) yok (bilen) zaten (olamaz) onbir (yazıyla11) kişilikli (normal) tek(1) kişilik(yorgan) futbol (iddaadır) takımımın (yıldız) hep (peh) destek (herzaman) tek (ben) taraftarı (kaşkol) olan (yok) günlük (sevgilim) aynı (sen) zamanda (yolculuk) sahadan (çıkmadan) bir (U2) an (moment) olsun (varsın) gözünü (sevdiğim) ayırmayan (sevenleri) tek (bir) izleyici(followersinthewindow) O(1) da(evet) takip (sıkı) etmekten (ekmek) çok (çok) seyretmeyi (film) tercih (rehberi) ediyor (edesin) ve(vendetta) bu (alışkanlığım) seyir (sepet) esnasında (esna) günlük (24) halinden (memnun) çıkıp (out) seyir (dönüşü) defterine (kavuşmanın) dönüşüyor (mutluluğuna) sol (anahtar) gözümün (nuru) seyir (çıkalım) defteri (almadan) olarak (olanaksız) yazılarını (yazık) çok (koç) beğeniyor (nars) ve yayın (40) hayatına (anlam) devam (anlamsız) etmekteki (inat) kararlılığına (karanlılık) kanarak (lıkır) şişeyi (batıl) kafama (head) dikiyorum (saw) içinde (içimde) seyir (hayatımın) defterimin (yazdıklarımın) yaprakları (düşer) dolu (full) istisnasız (bilamüstesna) hepsinin (müdafaa) kenarı (köşesi) yırtık (kalbimin) aslında (gerçekler) günlük (basit) meselelerim (acı) hakkında (copyright) daha (gitmez) fazla (3) ipucu (urgan) vermek (kan) istiyorum (lal) ama (mais) ipin (ip) ucunu (ucuzunu) kaçırmaktan (tren) korkuyorum (doktor) bir de ipi (nip) yerinden (yurdundan) çıkardıktan (istifra) sonra (aprés) kaldığım (kutu) yeri (geri) unutmaktan (unakıtan) çok (isterim) hatırlamaya (sevgili) dayalı (döşeli) bir (one) hafıza (kaybı) sistemi (bozan) istiyorum (wantto) idrak (muhakeme) yollarında (uzun) hiçbir (01) tıkanma (chuckpalahniuk) olmadan (paulauster) anlayacak (dinobuzzati) ve hatırına (senin) geldikçe (kelimeler) anlatmaktan (yoruldum) kaçınmayacaktır (polis) zira (nedir) yazar (adam) dediğin (gibideğil) ruhunu (mütereddit) doyurur (yazsana) ancak (anca) allah (bir) kimseyi (okur) knut (kunut) hamsun (hamdolsun) ile(delacité) terbiye (sizlik) etmesin (bitsin) aman (amin).

Why so sirius?

Dev ışık kaynağını göğe tutarak bir tunaadam sembolü yansıtmak yerine zaten gökte bulunan siriusu seçtim, benim dünyamdan tam on selim ışık yılı uzaklıkta olmasına rağmen, şimdiye kadar hep sabrettim ve devam edeceğim, geç de olsa yeni bir takvim başlatmak konusundaki kararlılığımı göstermek için, şu nefis yemekleri yapan restoranın başarısız irade müdürünü işten çıkartmakla işe başlayacağım.
Acele etmeliyim zira nehirlerin taşmasına az bir vakit kaldı, şafak sökmeden ufka yetişmem gerek lakin adımlarım ufak, yetişememe ihtimalini düşünmek bile moral bozucu, aynı bozucunun şahidi şiracı. Ama ben şira’dan şimdi kopup yola çıkan fotonları yakaladığım zaman, şimdiye kadar ziyan ettiğim bütün ziyayı telafi edebilmeyi umuyorum, sirius gökte ziyadesiyle parlıyor ve ışığında navy şahsına münhasır sırlar taşıyor.
Rotasını şaşırmış göğe sulara gömülürken bile ben göğe bakmaktan yorulmam, çünkü gök, ciddi bir müessesedir, ve sessizlik ciddiyetini hep muhafaza eder. Şimdi benim eskisinden daha ciddi olmam gerek, çünkü ayaklarımı en katı kurallarin olduğu, en acımasız dünyanın toprağına basıyorum. Vaziyet böyleyken, tunaadam kendi sessizligi içinde, kollektif hayallerimizin hakettigi, ama şu an ihtiyaç duymadığı bir anti kahramansa, ona da eyvallah. 

Herşey bir yanlış ağlama yüzünden başladı

O zamandan beri sana karşı küçük kanatlı hisler, çok tatlı muhabbet kuşları besliyorum, pek samimi kuşlar. Henüz konuşmayı öğretemedim onlara, şimdilik sadece çırpınıyorlar. Kafeslerinin içinde biteviye hareket halindeler, bu yüzdendir göğsümde her yana saçılmış kan damlaları. Dikkatim onlara kayıyor hep, uçabildiklerini hatırladıkça kafamda çılgınca teker döndüren hamsterı unutuyorum. Onu hatırlayınca ise dikkatim nesli tükenmekte olan baretta barettalara kayıyor, şu dünya baretta barettalar olmadan nasıl daha iyi bir yer olacak? 
Dünyayı iyileştiren şey başka, bizleri ayakta tutan başka, bizim sonsuz enerji kaynağımız, peşin hüküm makinelerimiz. Ve peşin hükümlerimiz sayesinde herdaim hükmen yenik sayıldığımız ilişkilerimiz. Boşuna ter döküyoruz sahada, ev sahibi takım kuralları bilmiyor daha, ve kafasındaki oyun anlayışıyla peşin hükmen mağlup. Yenilgiyi kabul etmediğinden hırsından ağlayacak şimdi. Bu da mı yanlış ağlama sayın hakem? Ben anladım da size anlatamıyorum, ağladım da size ağlayamıyorum. 
Hiç kımıldamadan oturuyorken koltuğumda, ismini vermek istemeyen bir izleyici canlı yayında bana bağlanıp yanlışlarımı sıralıyor. Üşengençliğimin bana kazandırdıklarını saydıkça yaşımdan şüphe ediyorum. Gözlerimden emindim ama, yaşımdan süphe ediyorum. Şu haliyle onu da gözümde büyütmüş olmalıyım, o kadar, normalde benim için küçük fakat gözüm için büyük bir mesele varmış, sakınan gözüme büyükçe bir çöp batmış, ondandır ki gözlerim sulanmış. Yoksa mevzu sandığım kadar derin değil, bu kuyu yeterince derin değil. 
Yine de kayıtsız kalınamaz, kuyunun yanında yaş da akar, yusuf bilir, olması gerekendir. Ama bu kuyu gerçekten küçükmüş züleyha. Burada düşünceler, hayatlar, onlar, bunlar, adamlar, kızlar hep küçükmüş. Eğer ben de buraya düşersem kendimden önce kuyumu küçültmüş olurum ya, beni boşver. Ben acımı sevmeye devam edeyim. Onlar ciddiye almasınlar. Bu coğrafyada dört tarafı acılarla çevrili adamlara “adam sen de” diyorlar. Varsın olsun, yeter ki ben bir tarafından acısı eksik kalmış yarım adam olmayayım. 

Hacet-i ruhiye

Şüphesiz ki akıllı insanlar için okuduklarından alınacak çok dersler vardır. Akıllı adam dersini alır yerine oturur. Kaleminin ucuyla sıranın üzerine yamuk yumuk bir kalp iki de harf kazır ve biter. Bana öyle bakma öğretmenim. Ben on yaşımdan beri bu sanatı icra ediyorum. Hem artık masa yerine doğrudan göğsüme kazıyorum. Beni öldürmeyecek kadar derin, güçlendirecek kadar acı verici. Şaka yapıyorum sanıyorsun değil mi? Şaka değil yazıyorum işte, daha ne yapayım? Su gibi. Batmamak için ağırlık atıyorum gözlerimden. İçeri yürümüş nehirler. Ciğerlerim su dolmuş hep. Tuzlu. Senin adınla çağırıyorum yaşlarımı. Kaç sene geçti üstünden. Şimdi sırtüstü yattığım zaman şakaklarımdan akıyor. Hayal et. İşaret parmağı son görevini yapmış gibi. Saçma. Gün gelecek ve tehlikeli oyunlar başka bir sonla bitecek. Sen başlayacaksın. Sen başlayınca ben siperden fırlayacağım. Havada çarpışmak için. Sonsuza kadar sarılmak için. Ondan sonra gönül rahatlığı ile müzeye çalışabiliriz. Gemiler bizi selamlar geçerken. Deniz olmasa bile gemi gemidir zaten. Nuh. Beni unuttun. Yerleri silerdim ben. Ona bile razıydım. Direkler çok uzun efendim tırmanamıyoruz. Ufku başkaları süzüp bize haber veriyor. Ben hep geç kalmışım albatros. Gemi batmış. Film bitmiş. Kahve taşmış. Deniz gibi köpürmüş. Sen sakin ol. Fincanını kapat. Peki. Ama ben kahveye inanırım fallara değil. Fallar ne kadar tatlı olsa da ben kahveye inanırım. Çünkü acı olan odur. Acı hayatımızı tatlandırır. Yine de kahve fallarına gerekli özeni göstermeliyiz. Çünkü pek fena yakışıyor birbirine ellerin ve fincan. Ya da gözlerin misal. Gözlerin işte o kadar. Tufandan beri öyle kahve görmedim ben. Ardında kalanlar neler anlatıyor, bakmak istersen...
theonlythingthatsreal

Bad Cover Version

werther’in yolunu tutup kanlar içinde inleyerek ölmek yahut kays’ın yolunu tutup anlar içinde dinleyerek olmak ya da olmamak gibi basit bir mesele denemesi.

Sevgili küllük;
İnsanlar sabahları uyanırlar. Bazıları sabah uyanamaz. Çünkü geceleri çok geç yatarlar. Onlar öğle saatlerinde uyanır. Bazıları ise hiç uyanamaz. Uyandıklarını zannederler ama rüya görmeye devam ederler. Güneş sabahları doğar. Işık içeri sabahları girer. Eğer sabah uyanmazsak ışık içeri girmez. Bazılarının kendi güneşi vardır, odalarına ışık girsin diye sabahı beklemezler. İhtiyaçları olduğunda onlar hemen doğar. İnsanlar işe giderler. İş sıkılmak içindir. İş olsun diye söylemiyorum bunu. Ayakkabı giyerler. Çünkü yollar dikenlidir. Ayaklara diken batar. Bazen lacivert, bazen siyah, bazen beyaz arabalara binerler. Denizden gidenler aynı renk olmak kaydıyla gemilere de binebilir. Bazen yeşil arabalar binerler. Buna son yolculuk diyenler de olur. Bazen de kahverengi ayakkabı giyerler. Lacivert kot pantolon ve kahverengi ceket de giyerlerse onlardan yakışıklısı olmaz. Hava vardır. Soğuktur. Su vardır. Soğuktur. Bazen yağmur ya da kar yağar. Yağmur denizden topladığı tüm melankoliyi üstümüze döker. Yağmur yağınca hüzünlendiğimiz için yazılar yazarız. Kış vardır. Kışın lacivert hırkalarımızı giyeriz. Kışın hava erken kararır. O zaman evde daha çok ışığa ihtiyaç olur. Evlere gidilir. Ev güzeldir. Çorba içilir. Sıcaktır. Şeftali yenir. Yaz geri gelir. İnsanlar pazen ya da başka kumaşlardan dikilmiş pijamalardan giyerler. Pijamaları devlet verir. Devlet halkını bizzat kendisi uyutur. Pikniğe gidilir. Bazen bir çiçek için orman yakılır. At vardır. Koşturulur. Nal vardır. Duvara asılır. At duvara asılmaz. En çok da kahverengi ve ona yakın renklerde atlar olur. Beyaz at prensler içindir. Herkes at binemez. Bazen taksi tutulur. Taksi tutulması yılda en az yüz kere çıplak gözle izlenebilir. Kuşlar havada uçarlar. Hava soğuk olunca kanatları donar. Yere düşerler. Birileri onları yerden toplar. Yer vardır. Üstünde durulur. Yer vardır. Ona basılır. Yaz olunca denize girilir. Deniz olunca yazıya girilir. Balıklar yüzerler. İnsanlar boğulurlar. Balıklar boğulmaz. Ve. Yeşil vardır. Daha önce de söylemiştim. Arabanın rengidir. Örtüsü bile vardır.
beraber gidiyoruz bu.

enjoy the silence all these years

O kadar güzel konuşuyorduk ki sanki dünyanın en güzel en tatlı muhabbetiydi bu. nasıl başladığını tam olarak hatırlamıyorum, ama hiç bitmeyecekmiş gibiydi. geçen vakit ne güzeldi derken, hep dilimin ucunda tutuğum o kelime birdenbire ağzımdan çıkıverdi. aniden bir chopin sessizliği ortalığı kapladı -es- ve o anda dünyanın en tatlı muhabbeti yine dünyanın en keskin kılıcı ile kesiliverdi. sonra uyandım.
Kalabalığın önünde en güzel hokkabazlık numaralarımı sergiliyordum. en ön sırada yine o vardı. derken, her zaman ceketimin cebinde taşıdığım hançer göğsüme saplanıverdi -ah- onun acısıyla kıvranıyordum ama belli edemezdim. beni en kötü yerimden yaralamıştı ama bütün gösteriyi bozacağını bile bile kana bulanmış gömleğimi ona nasıl gösterirdim? artık dayanamaz hale gelip dizlerimin üstüne çöktüm. sonra uyandım.
Bazen yazarak iletişim kurmak dumanla haberleşmekten daha zor, bazen ise dumanla dertleşmek yazarak haberleşmekten daha kolay. Cümlelerin arasında ekseriyetle bir algı yanılsamasına kurban giden okurlar her zaman ortada bir vazo gördüklerini zannetmeye devam ederler, suretler her zaman çok uzaktadır.
Başlamak bitirmenin yarısıdır diyorlar, yalan, çünkü başlamak, bitirmektir. Onun için bazı şeylere asla başlanmaz, bitişten mümkün mertebe uzak kalmak için. Kutunun içinde bir kedi vardır ve canlıdır, yeter ki kendinize yenilip o kutuyu açmayın, zira ışıkla şaka olmaz.
Benim kapalı mekanlarda güneş gözlüğüne ihtiyaç duymamam gerekirdi, dünyanın en zor gemici düğümünü kendi boğazımda denememem, en basit kelimelerle konuşurken bu kadar hata yapmamam, kemikli ellerimin terlememesi gerekirdi, hazırlıksız açılınca gördük ki denizle şaka olmaz.
Olmasın, hatta isterse deniz de olmasın. Ama deniz olmasa da, gemiler gitsin. Fatih kadar istekliyim, biraz yaşım geçmiş sadece. Peki ama sultanım, ya yürütemezsek gemileri? Gemi bu, denizde olsa amenna, yerini bilir usul usul ilerler, bazen ise bir rüzgar eser, sallanır durur, bazılarını deniz tutar. Ama fırtınalara aşina denizcileri tutmaz diyorlarmış? Öyle deme güzelim, tutan da var. Tutamayan da var. Tutunamayan da var. En kötüsü, düşen de var.
Hadi, elimi tut, beraber düşelim.
we fall but our souls are flying

Bırakın beni, ben masumum! Ben bir şey yazmadım!

"Sen düşüncelerin bulutlaştığını bilir misin? Bulutlaşır, cıvıklaşır, katranlaşır. Tedailer zikzak çizer boyuna. Kafatasında musikisi biter kelimelerin, uğultu başlar, şuuraltının veya şuursuzluğun uğultusu. Hayat, uyku ile uyuşukluk arasında raks eder. Tehlikeye düşen vücut için, şuur bir safradır. Külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır. Zekanın sürekli isyanlarından bizar olan madde, bu şımarık, bu geveze, bu mütecessis meşaleyi bir üfleyişte söndürür. Cinnet maddenin zaferi."

-Bir şey yazmadım diyorsun, masumum diyorsun, oysa burada senin hakkında bin tane delil var evladım?
-Asıl bahsettiğiniz bin delilin hepsi, akıl bahşettiğiniz bir delinin varlığını kanıtlar hakim bey, inanın ben de anlayamıyorum, onlardan akıllı olduğum halde nasıl bu hallere düştüm, neden herkes rahatsız oluyor bilmiyorum, yaşamasını bilmiyorum acaba ondan mı?
-Evladım senin verdiğin rahatsızlık yüzünden insanlar gitmeye başladı, buna rağmen neden ısrarla devam ediyorsun, neden bırakmıyorsun?
-Ah! Bırakmak kolay mı hakim bey? Akıl insanın yakasını bırakıyor mu hiç? Ama şunu bilin ki, hakikaten masumum; ben sadece insanlar içinde tutunamayanlardan bir t.tuna.ayan’ım, hepsi bu...

"Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa, şiire kalbedemiyorsun. Ve sükut, medar ormanlarındaki bitkiler gibi büyüdükçe büyüyor. Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun, kağıda yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı. Ve, önce sükut vardı, kelam değil. Tanrı sükuttur diyor bir Hint bilgesi. Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış. Şimdi odana dön ve aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil."

çocuk gel değişelim bayramları

çocuk gel seninle değişelim şu bayramları
ikimiz de alamıyoruz istediğimiz oyuncakları
ben adamı koltuğundan kaldırıp yerine oturayım
sen sokaklarda polis amcalarla kovalamaca oyna
bu bayram torpil patlatmak serbest diyorlar ama
sen babanın sözü dinle gözlerin yaşlanmasın
bir gün istiyorum ama mayıs ayında olmasın
nisan devrime daha çok yakışmaz mı sence?
yağmurlarıyla baharıyla tam senlik bir şenlik
olmaz diyorlar çünkü o zaman gerçek olurmuş
kırmızı renk en güzel Nietsche'de dururmuş
büyükler yalan söyler çünkü onlar öyle büyür
insanlar doğar büyür yaşlanamaz bazen ölür
ey meteorolojinin uyarılarına kulak asmayanlar!
sizin yüzünüzden çarpılacağız, başımıza taş yağacak!
“çoğu hiç de orijinal olmayan bu düşüncelerle şu sayfaların bekaretini bozmak neye yarar? Kim beni okuyacak? Benzerlerime iletecek hiçbir önemli mesajım yok. Bir vahşi gibi yaşadım, herhangi biri gibi acı çektim. Hayatımda hiçbir fevkalade olay yok: önemsiz hayal kırıklıkları, gerçekleşmemiş rüyalar, yerine getirilmemiş projeler…işte 25 yılımın iyice sıkıcı ve hiç de ilginç olmayan hikayesi.”
Jurnal - C.M.

Oyunumuz tünelin sonunda ışığı gördüğümüz yerde başlar

İki anarşistin kaza sonucu bir tiyatroya gidişi ve ardından gelişen olayları anlattığımız bu oyunumuza hepiniz hoşgeldiniz. Oyunumuz tünelin sonunda ışığı gördüğümüz yerde başlar. Abdullah beyin hacdan dönüşü münasebetiyle verilen akşam yemeğiyle devam eder. Oradan nerede olduğu belirsiz bir tiyatro salonuna geçeriz. Sonra bu “tiyatro”da oyuncunun ayağı tökezlese de gülsek diye bekleyen seyirciler etrafımızı kuşatır, bilhassa belaltı espriler ve el kol hareketleri ile kendilerinden geçerler, biz sıkılırız, dayanamayıp kalkar ve bir daha sahnede komedi izlememeye ant içeriz, varlığımız türk varlığına armağan. Oyunun yarısında kaçıp alt kattaki sergiye dadanırız, ne güzel şeyler onlar. Oradan “edep ya hu” seçer yukarı yollarız, “ah minel aşk”ı kendimize, “hiç”i yanımızdakine saklarız. Perde kapanır.
Sırtımda siyah bir ceket o akşam, mevzuya bahis olmakta. Ceketle kim adam olmuş azizim, biz çok ceketler gördük aynaya bakınca içinde adam yok, ne büyük adamlar gördük sırtında ceket yok, o akşam. Jön yelekleri tavandadır Ruhi bey, adedi iki. Ha bu arada, görüşmeyeli nasılsınız?Biz de iyiyiz de, model erkek bedeninde limite gelip dayanmışız, haberimiz yok. "Selam ben gaffur, nasılım dedik millet Ruhi Bey'i bile ciddiye almaz oldu, ne yapalım?" Oh be bitti, ama arkadaşlar çılgın dersane oynarken sinemalarda, sizin işiniz ne tiyatroda? Önce acımasızca kızıyoruz ama sonra kıza acıyoruz. Kendimizle hesaplaşmamız bittikten sonra sıra size de gelecek sevgili halkım bunu bilesüz. Markiz de sade kahve içmek de var ama creme brüle latte de çeliyor insanın aklını üzüm çayı desen o da bir hoş kokuyor mühim insanların bu içeceğini bizim de sevdiklerimize içirmemiz vacip oldu artık. Kurşun geçirmez yeleklerde büyük ucuzluk var, aynı ucuzluk ortaköy kahvaltılarında geçerli değil. Kitapçılarda kırmızı koltuklara kurulmak zevkli de, derdini anlatamamak zevkli değil. Yok efendim ben Paris'ten vazgeçemem, ve ısrar ediyorum halk adına da düşünürüm vakti gelince, ama önce kendimle olan münasebetlerimi aşmam gerek. Artık bu köstekli saat bu yeleğin cebinden zinhar çıkmaz, bu yelek de bu sırttan zinhar inmez, bu sırt da bilmem acaba bir gün dik durup şöyle arkasına yaslanır mı, derin bir oh çekip, ellerini yeleğinin cebine sokup şu fakir bir keyif cigarası yakabilir mi masasının başında sevdiği bir yazıyı bitirmeyi müteakip? Kuru hayaller taciri iş başında. Biten keyiften arda kalan, yegane zenginliğim kendini bilir. İzzet-i nefsime dokunan her konuda yanılırım, İzzet-i nefis düzeltir. Tavlayı açarız, ilk zarda hep yek gelir daha oyunun başında, iki kapı birden alır sağlam gideriz, tutunmaya umudumuz olur.

Random thoughts for a non-special day

Joel, eternal sunshine of the spotless mind, timeline: 01'34" - 01'48".

ama benim inanmadığım şeylere de saygı duymayı artık öğrenmem gerek
sevgili günlük,
düşün ki; benim zamana sığdıramadığımı insanlık bir güne sığdırmış!
ama senin de inanmadığın şeylere saygı duymayı artık öğrenmen gerek
günlük sevgili,
düşün ki; senin bir güne sığdıramadığını ben bir ana sığdırmışım!


Gecenin karanlığında uzaklardan bir parıltı görsem yıldız zanneder koşarım;
ciğerime saplanana kadar onun parıldayan bir hançer olduğunu anlayamam..

ohh...mis gibi toprak koktu!

yerimden kalkıp yürümeye devam ediyorum.
yürüdüğüm bu sokak senelerdir ıssız ve karanlık.
ne zaman buradan geçsem, sessizliğin zevkine varırdım.
ama son zamanlarda yürürken arkamda ayak sesleri duyuyorum.
uzaktan uzaktan takip ediliyormuş hissine kapılıyorum.
derken arkamı dönüp bakıyorum, kimse görünmüyor.
merak ediyorum, acaba gerçekten izleniyor muyum?
yoksa bunlar zihnimin bana bir oyunundan mı ibaret?

Je viens..Yağmur dinsin geliyorum...

“Yalnız her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım. Dalgınlıkla yanlış kelimeler kullanmayalım; birbirimizi bu hususta her zaman uyaralım. Dikkat et, hatırlıyorsun ya, diyelim; aman elini unutma, elinden bir kaza çıkmasın. Bir de ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!”



Şimdi, kısa bi ara.