kuşlara inanmıyorum ama bir göç var

bu kesmeye yatırdığım benim öz oğlum, ismi ahkam. aşka olan inancımı sınamak için şimdi huzurlarınızda sade bir törenle kendisini keseceğim, ama meraklanmayın bu seremoniyi elimden geldiğince kısa keseceğim.
zaten uzayacak gibi değil, zira elimdeki bıçağa direnmiyor hiç, çünkü direnmek zordur, süper kahraman gücü gerektirir. gözlerini de ince bir örtüyle iyice örttüm ki, ahkamımı kesmeden önce hiç göz göze gelmeyeyim.
aslında göze gelmekten çekinmem, ama gelmedim işte, ama geldimse de bu dünyaya hep değil bazen göremiyorum, en çok da gözü kördür dediklerinde gülüp geçiyorum, baksanıza düpedüz gözler bağlı işte hangi körlükten bahsetmeli?
gösteri esnasında kafanız karışırsa haber verin, fakat görünen kör kılavuz istemez artık, bana yıldırım ihtimalinden ya da mesafe kültüründen bahsetmesinler. ilk bıçak darbesini buradan, göz göre göre vurabilirim ki, artık göz bu mevzuda çok gerekli değildir.
bu elimde tuttuğum bıçak, bildiğiniz bıçak yani el filan değil alenen bıçak, kendi elimi kesmeden bu işi bitirmem gerektiğini yeter şart olarak önüme seriyor, elimi tutarsa bıçağı vurmayabilirim ama, hale bakın ki yatırdığım ahkamı hala tunaadamakıllı kesebilmiş değilim.
derken..
bu kesmeye yatırdığım benim öz oğlumdu, ismi ahkamdı, bu yukarıdan, bulutların arasından gelen ise, bana ahkam kesmemem gerektiğini öğretiyor, al bunu kes diyerek kucağında getirdiği ise, iflahım. artık sen inandığını ispatladın derken ciğerlerim iflasın eşiğinde.
halbuki çok kolay rüyalar görebiliyordum, ondan cesaretle kendimi bu konuda ahkam kesmek için şartlamıştım, meğer rüyada ayakkabı görmek hayra alamet değilmiş. hadi şimdi birisi bunu filme çeksin, iyisinden iki oyuncu bulun. casting bizim işimiz mi, yoksa hayatıma casting mi var, daha anlayamıyorum.
aşk dedikleri zaten her daim gömlek cebimde duruyor, ama sonunda gün olunca seni sen olduğun için sevmeyeceğimi de kesin biliyorum, ve başlarken söylediğim sözümde durabildiysem şimdi ne ala mualla, umarım seremoniyyi yeterince kıssa kesebilmişimdir.


hamiş:
büyük türk mütivittırı tunaadam’dan damdan düşüren cümleler için müracaat en üst kat.

nuh ya da mevsimsel farkındalık


bu topraklarda rüzgarlar haddinden fazla şiddetlenmeye başladı, eğer bir tufan ihtimalini göz önünde bulundurursak, o gemiye ikimizin birlikte binme ihtimali mevcut; yok eğer hafif yağmurlarla geçiştirmeye devam edeceksek günleri, önümüzdeki defterlere yangın duaları yazmaya devam edeceğiz.




KANAVİÇE


rüzgar: rüzgarlar, uçurtmaları uçuranlar ve uçurmayanlar olarak ikiye ayrılır. sıcak ve soğuk rüzgarlar diye de ayrılabilirler ama bu kısa süreli ayrılıkları müteakip çabuk barışırlar. bazı rüzgarlar gemi götürür, bazıları gemi azıya alır, bazıları gemi batırır, bazıları ise gemi uçurur. biz burada nefesten mütevellid kuvvetli esen ve yakaladığında uçuran rüzgarlardan bahsediyoruz.

had: haddi müdaafa yoktur, vaadi müdafaa vardır. o vaat, bir misli bahadır, bir sengine yekpare acem mülkü fedadır. yazılarının kenarına kalemle süslü sınır çizgileri çizersin ki herkes girmesin, buna had sanatı denir. haddi zatında bu kez yazarın da haddini aştığını düşünmüyor değilim ama izin ver sınırlarımı da ben çizeyim değil mi, kırmızı damlı evler ve gözetleme kuleleri en iyi haritalarda görünürmüş, hadi ordan!

şiddet: “ne bu şiddet bu cemal/şu bendeki aşk olmasa” mısralarında şairin de belirttiği gibi, sevdiceğin cemali bazen o denli şiddetlidir ki, uzaklaştıkça yakar. öyle de bir güneştir işte medeniyet gibi. ama ne olursa olsun kağıtta şiddete hayır, çünkü şiddet, iki d ile yazılır, yazımızı okuyan kıymetli okura şeddedemeyeceği bir teklif sunar.

tufan: en kötüsü de tufanda yalnız kalmaktır. bir yazar demiş ki, “beni inandırmak için tufana gerek yoktu, ben zaten ezelden beridir yağmur severim.” buradan kendisine sesleniyorum, ses veriyorum, kork-ma. bütün şairler yazarlar müzisyenler hep aynı yağmuru mu kullanıyoruz sanki, elbette hayır. ama bu postmodern tufanı müteakip gemilerin dağlardan geri dönüşünde nebi ses nebi nefes, uzaklarda bireylerde, şarklılar söyleniyor. peace!

göz: konuşmaya yarayan organımıza göz denir. kitap okumaya yarayan organımıza da göz denir ama kitap okurken konuşulmaz gürültü olur. göze gelmek kötü, göz göze gelmek iyi, gög-göz’e gitmek çirkindir, izmir sevmem zaten hiç. gözün nur topu gibi bir de bebeği vardır, ama mahremin arka kapağında da okunabilen gözbebeği tanımından burada bahsetmek istemiyorum, onu yerine şöyle bir alıntım var:"senin gölgeni içmiş, onun göz bebekleri". shocking!

gemi: zannedildiği gibi meçhule filan gitmez hiçbiri, bu konuda bana güvenebilirsiniz. su üstünde yüzen her şeye gemi galiba denir, bütün denizlerin mürekkep olduğunu düşünürsek kağıt gemilerin denizde yüzmesi bir tarz çelişki sanki oluşturur. yok eğer bütün mürekkeplerin deniz olduğunu kabul etsek bu sefer de vapurlara olan aşkımız karşılıksız herhalde kalacak, o halde buradan ona yetişebilmek için ek sefer konulsun. bu arada, karpuz kabuğundan gemi olmaz, film de.

ihtimal: yakin ve tuzak olmak üzere iki çeşittir. okullarda uygulamalı dersi gösterilen ikincisi, dersini öğrendikçe rüyalarda gösterilen birincisidir. ülkemiz çok değişti, artık ihtimal filan olmaz diyenlere, ikibinli yıllarda fransız ihtimali gibi hareketler görülmez sananlara, belki de ben fransız olurum ama böyle bir şeye asla ihtimal vermiyorum diyenlere şöyle seslenilir: ihtimal verilmez, alınır.

hafif: müzik. din leyelim ley buakşam? önüne geldiği kelimeye "az" gibi pek de olumsuz sayılmayacak bir anlam katsa da, önüne geldiği kıza hiç de olumlu sayılmayacak biranlam katar. örneğin afrikanın bazı beldelerinde meşreb itibarıyle kulağına çalınan istisnasız her müziğe yüksek oynaklı refleksif figüratif fiziksel tepkiler veren kızların ardından gıyaben hafif denildiği duyulmuş, ama müzik sesi ne hikmetse duyulmamıştır. hey mr.dj! please don’t stop the music!

yağmur: bkz.(dahadikkatli)

günler: köpürür. snoblaşır. günler sayılınca geçer, öpünce geçmez, tavır yapma müdürüm bu alıntı sayılmaz. altın günlerinden vazgeçilir sinema günlerinden vazgeçilmez, gelen günleri geriye boş göndermemek günlerin sahibinden alkış alır, komşu tabağı bile boş yollanmazken ne haddimize. haftanın bazen bir, bazen bin günü vardır; ama belki günlerce süren “günü yaşa” hayatımızın son gününde, daha günü yaşayamadan kaybedince anlayacağız ki aslında günü değil gülü kurtarmak gerekiyordu, bilesin, göğsümde hangi yöne açılmış tek gülsün, der gibi, şizofrengidergibi, bu da mı gül değil sayın hakem?

defter: en güzel defterler alın çizgili harika metod defterlerdir. ama benim öyle güzel defterlerim olmadı hiç evet, hepsini kendim aldım, satırlarını kendim çizdim, sayfalarını kendimle doldurdum, galiba ondan mütevellid ne sağdan ne soldan kimseye uzatamadım. neyse uzatmayayım, kendi yazdığım bu defterlerden okuyunca şüphesiz zarardayım, halbuki bütün defterleri bir muhasebeci hassasiyetiyle tuttuğumu sanmıştım. ne diyeyim, aaa, maça çok iyi hazırlanmıştık, sonuna kadar mücadele ettik, üç puan istedik ama olmadı, artık önümüzdeki defterlere bakıcaz.

yangın: su yangını söndürür derler, şu yangın hariç?

dua: karıcığım bana eroin koya

rabbim şimdi bir polisi tutuklar gibi
değişik bir hayvan tıkanıyor göğüslerimde
menşei cam çocukların haysiyetiyle
pasiflora anlamında tiren koşayım.
koşayım filmlerin adı bu olsun
şehre laciverd bir ceket gibi yakışsın yağmur
rabbim gör rabbim duy rabbim bağışla
rabbim kızın annesi bankada memur.

sol yanlarım cumartesi küle çalışsın
mason teşkilatlara çapsın bisiklet
titreyeyim muştalara sapayım kopkor
rabbim kız okula geliyor, yaşasın cumhuriyet!

işte yeniden gür bir kapsül sürçsün eşikte
al sakallı bir kelebek başlasın bitsin
bu kestiğim son kardeşim surları sökün
hayır judas düğünüme gelmeyeceksin!

semerkandı denetleyen bir dedektif mor
yar göğsüne salmadığım şu pürüz sicim
sakis dahi peşindedir bir kur’an’ım vor
eh onu da siyah kotumla giyeyim rabbim!

rabbim o tarz bir tiyatro gelsin bu şehre
haddinden fazla mermi kuvözden seksin
rabbim rabbim ben de sordum sarı çiçeğe
ah beni de şu direğe bağlayın gitsin!

işte şimdi kör bir masat yorumluyorum
ham meçlere seyrediyor göz bebeklerim
öğrettiğin trenlerle baştan çıkayım
lübabeyim lübabesin lübabe rabbim!
ah muhsin ünlü


V for velettalin, amin.








benden önce laciverd söylemek

bir mukaddes cinayet bizi o gün dışarı çıkarırsa eğer, ellerimizde ufalanıp postmodern tanklara savrulalım. o zamana dek yol bulamamış kalbimizle sınırlı kalmasın taş işçiliği, karşılıklı bronz heykellerimiz yapılsın güneşe hiç çıkmaksızın, topluma inat iki madeni insan gibi bükülmez boyunlarla, çağdaş düşünce müzelerinde gezip koşmaz atlar binelim, ve modern sanat nihayet yüzümüzü birbirimize baktırsın.

-müjdemi isterim beyefendi, bir olunuz oldu.
-ol ey!

die verwirrungen des zöglings ediTörleß

nehir akıyor peki ama neden siz heb.
nedensiz heba ettiğim vaktimi geri kaza.
vaktimi geri kazanabilmenin bir yolu da.
daralanda mücadeleyi kazanmak için yapı.
yapılması gerçekten gereken asıl.
-nokta-
en asil duygunun insanı biliyorum.
yorumsuz yazılar yazmaktan kaçın.
açın yalın halinden tok ne anla.
ne anladığınız kadar nasıl anladı.
asıl anladığınızı sandığınız cümlelerin içi.
cümlelerin içinde hep sembollerle yakıl.
akıl asıl şimdi kullanmak için değil de ne.
deneyin galibi muhakkak ve karlı çıkın.
-ses-
vakarlı çıkın artık sevdiğinizin yanı.
izin yanında ise hepten kül olmuş ad.
:kul olmuş adamın açıklamadan bıraktı.
aktığı mecraları serinleten bu nehir.
bu ne hira dostlarım ne maveraünnehir.
-na karat-

bir astronodun nod defteri

sanki uzaklaştıkça soğuyor mu ne. donarak ölmekten kaç ve elektrikli sobalara sığın. hem bildiğin ışıkla ısıtıyormuş bak. ufo gören masum köylü, milletin efendisi. bu zamanda böyle efendi astronotlar kolay bulunmuyor. tam karşımda bilinmeyen uçan isimler, uçmaya dair hikayelerle uçan daireler. öteki boğaziçi mezunundan uygulamalı daire uçurma dersleri. ah güzelim artık astronotlar da öyle şişman ki sorma. eskiden bu şarkıları çok severdin diye hatırlıyorum zekiye. bence sen uzayı da seversin heparını da. aya ayak basanı da ayık bakanı da kahraman bellersin. tekrar düşündüm de, tarih tefekkürden ibaret. hem galiba tarihte sadece neil bu şerefe nail olmadı. ve devrim teorisyeni arkadaşlar da bittabi astronot olabilir. o zaman ne duruyorsun, yuri be koçum seni kim tutar? da, ben bir yerden bir ses duydum galiba? mekiğin kapısına bir de not yapıştırmış köftehor: aya gittim gelicem. imza: Armstrong. eh, o zaman sen de yuri ya kulum, buaşka ne diyeyim. he de be, biaşka ne denir ki, olağanüstü halimi hatırımı sor geç ama, ilan edilen o halde şimdi sen de mi moon yoksa? demi moon, demi tavşan, demi bilmem ne belarus? yarım ay, mavi tuna; mavi ay, bu rus milislerin hesabını görün paşam! genelgeçer zevklerin beyhudeliğini anlatan genelgeler çıkarın. zeki müren, ze kim üren! bu nota ancak tamburla çıkar. şol cennet yurdumuzda bazen kanunun da işlemediği şarkiler vardır. paşa hepinize hak veriyor ince telden, lütfen siz de doğru notaya basın. ama sudan sebeplerle itfaiyeye kızmayın n’olur. entelijansiya yangına sıkılan sudan çıkmış balık gibi şaşkın; çölde çay kaşığı tuz, huysuz ve tatlı kaşığı biber, tavuk suyuna çorba kaşığı laf. boş konuşmaktan imtina ediyorum boşkanım. ama böyle sekiz ciltlik bir eserde uyku o kadar iyi geliyor ki son cildime. üstelik buranın yemeklerinin tadına doyulmaz, ici restaurant “le monde”. garsonlar bile dev kazanlarda marine edilmiş marineler. uzayda olsa bu yemekleri kolay kolay bulamazsınız. üzgünüm ama böylesine ebedi hayatta kendinizi edebiyat sosuna hiçbir kitapta bulamazsınız. yo hayır o adam “düşenler”de seni beni yazmadı katiyen, belki bir kalemde sildi. bir de üstüne üstlük evren genişliyor diyorlar, galaksi şeytan! bu nasıl bir hikayeye dönüştü böyle! neyse n, oysa o, koltuğunun altında kitap taşırdı, kimse kim ki, duksa duk, geçen hilalde ayın elemanı seçmeleri geldiği zaman, biz ilk kadın astronottan çok umutluyduk. ama o dahi yerçekiminin cazibesine kapıldı, işte buna inanması çok üzücü, çünkü nasa hakemleri bütün puanlarını sildiler. ve hay, eleğinde eleman eleyen patron, patron! ben buranın yabancısıyım da, şu ilerideki köşeyi en kısa yoldan nasıl dönebilirim? bu ilana kulak ver ya bancı. bak simya deneylerinde kullanmak için vasıfsız element aranıyormuş. ücret dolgunmuş, ama senin düşmeyen dolgun kalmamış. şol yumruğumla o dişi kırmamın üstünden kaç sene geçti? bilmiyoruz, bilmiyor, bilmukabele. Sonra mevzular akl aştıkça, yerlere taşan kanlar koyulaşıyor. tavşan kanlar, demi mor. e onu da siyah çayla içeyim n’apiym. uzay mekiğim dokunmatik pilotta ve göktaşı başımıza yaklaştıkça aklaştı. ama yerçekiminden azade vicdanım rahat, ne de olsa, hasbelkader bu yaşa kadar gelmiş olsam bile, yaşımı göstermediğim planör sosyete tarafından kolayca bilinir, çünkü ben başka bir dilde bisiklet söylüyorum, ve orada bisiklete dolayca binilir.

hay

bayanlar baylar bugünkü gönderimizde sizlere daha önce hiç denenmemiş bir deneme hazırladık. şimdi çok basit bir deneme yanılma, koşulsuz inanıp gerçek sanılma, ve sevilen yazarlara boynundan sarılma yolu ile; ne okuyup ne sandığınızı, ne üzerindeki örtüyü ne de kapağındaki kilidi atlamadan, bir bir anlatmak ve pazarlıksız anlaşmak istiyorum, bu yüzden asıl bahsedeceğim mevzuyu hatırımda tutmakla beraber şimdilik size irademden başka bir şey bahşedeceğim, eğer hazırsanız buyrun size mutlak monarşi süsü verilmiş demokrasi.
Ellerinde bayraklarla meydanlarda toplanmış saygın kalabalık için, olanca kuvvetiyle toprağa tutunmuş, gönül kökünden türetilmiş bir kelimemiz var, göndermek istediğimiz kelimeleri ucuna takıp sallandırdığımız, tepesinde küçük bir topu dahi olan uzunca bir gönderi andırıyor. Belki de tam şu anda bir yıldız kaydı. Lakin bayraklar sadece yılın belirli zamanlarında burçların ucunda ya da taşları kırılmış metruk okul bahçelerinde dalgalanmayacağı için, insanoğlu üstün yeteneği sayesinde gönderme yapmak için birbirinden güzel birkaç yöntem geliştirmiştir. bunlar mesela nelerdir?
Bilindiği üzere posta şirketleri, zeplinler, şişeler, güvercinler, kamyonlar gibi bu iş için kullanabileceğimiz çeşitli güzellikler mevcuttur. göndermek istediğimiz mektupları yazdıktan sonra, gönderme yapmak istediğimiz kelimelerle tıkabasa doldurarak ya da odanın içinde durmadan dolanarak, az önce saydığım yöntemlerden birisini seçip kolayca gönderebiliriz. Aslında bu yöntem nevinden saydıklarımız arasında hiçbirinin alınma garantisi yoktur, bazen okuyan kişi yazdıklarımıza alınabilir tabi, ancak bu ses benzeşmesi olduğu için gol sayılmaz.
Posta şirketleri bir yana bırakılırsa, güvercinlerin ayak bileğine küçük kağıtlar bağlayarak yapılan göndermeler IVIVIVIVI.Henry ingilteresinde ya da IXIXIXIXI.Louis fransasında çok romantik olur, bazen ülkemizde de masum örnekleri görülebilir, güvercinler genelde göğsümüzde sıkıştığında bu şekilde yapılan uçuşlar hem göndereni, hem alanı, hem de yenicami önündeki güzelim kuşları rahatlatır. Kelimeleri şişe ile gönderme metodu ise sadece ıssız adalarda ya da denizin ortasında mahsur kalmış denizcilerin kullandığı bir metod olup, bu adamların bolca tükettikleri rom şişelerinin içini kıyak kafayla yazdıkları mektuplarla doldurarak denize atmaları suretiyle gönderilirler, bu mektupların elliüçte yedi oranında sarhoşken yazıldığı isviçreli bilimadamlarınca ispatlanmıştır. Üstelik bu tarz göndermeler esnasında esen eski rüzgarların çok acayip etkileri olmakta, sıcak rüzgarlar şişeleri çöl kadar sıcak yerlere götürürken, soğuk rüzgarlar ise kıyıya varmasını engellemekte hatta kutuplara gönderebilmektedir ki orada geceler bile altı aydır, dolayısıyla, denize atılmış bir şişeyse her kitap, kapıları her gelene açılmazsa, bu sözün gerçeklenmesi için önce attığınızın bulunacağından emin olmanız gerekir.
Şehirlerarası göndermeler için ekseriyetle kamyonlar, ülkelerarası göndermeler için müessiriyetle zeplinler kullanılır. Kamyonlar kavunla birlikte kasalarında kelek yapmayacak kelimeler de taşırlar, zeplinler ise taşımacılıkta mesafe tanımaz ve bir kere havalandıktan sonra yansalar da farketmez. Yanmaktan bahsetmişken, göndermek için yazılı birşeyler bulamadığımız zaman ya da yazdıklarımızı göndermeye değer bulamadığımız zaman, derdimizi dumanla da rahatlıkla anlatabiliriz. Bunun için iki yöntem vardır, birincisi yazdıklarınızı yakmaktır ki, bu kolay yoldur, ama kağıtlar çabuk yandığı için dumanı hemen kayboluverir ve maazallah daha yükselmeden bir rüzgar alır götürürür. Bir diğeri ise daha uzun süre yanacak ve sevgi dolu kokulu dumanlar çıkaracak bir şey bulmaktır. Misalen, can yakmak iyidir, bir kere yandıktan sonra bir daha oduna ihtiyaç duymaz, doğru usüllerle yakıldığında kolay kolay sönmez, yangınını ancak haberi alan tarafın verdiği ihbara istinaden, ayak bileklerine küçük kağıtlar iliştirilmiş itfaiyeci kuşların gagasında taşınan sular dindirebilir.
Ateşin bulunmasından sonra geçen şu kısacık zaman zarfında, teknolojinin de hızla ilerlemesi sayesinde son yıllarda radyo dalgalarının bile bir gönderme yöntemi olarak kullanıldığı görülmüştür, ama bunun için kolay kolay ısınmayan klimalı bir kulak gerekir, bazı insanların hiç kulakları yoktur ve saçlarıyla olmayan kulaklarını kapatırlar, onları ancak desparate housewives paklar ve konumuz haricidir boşverin, fakat kolay gibi görünse de radyo dalgalarıyla gönderme yapabilmek için öncelikle elektrik denen enerjinin keşfedilmesi gerekir, tesla yardımcınız olsun. Yakın geleceğe damgasını vurmasını belkediğimiz bu elektrik denilen enerji türünün, sadece mevzubahis ses dalgalarıyla değil, gönderin ucundaki bayrağın her dalgalanmasında ucundan düşüveren kelimelerle, aynı zamanda elektronik posta ya da blog denilen uzay mekikleriyle de uzayda kendini göstereceği ve bunun fezada yaşamaya mahkum astronotlar için, astroidin galaksi turu ayarında bir devrim niteliği taşıyacağı tarafımızca değerlendirilmektedir.

V for Veyletta

Diyelim ki, bir öğle vakti yanına vardığınızda, o güne dek gölgesinde oturduğunuz duvarınızı yıkılmış buldunuz. Hangi saygısız duvarımızı yıktı diye kulaklarınızdan dumanlar çıkararak bir suçlu arıyorsunuz. Gözünüze az ileride güneşin altında ayakta duran bir çocuk ilişiyor. Elbiseleri, elleri, yüzü, gözü hep toz içinde. Başka bir suçlu aramaya elbette gerek yok. Şimdi sizin için doğru olan, duvarın yıkılmış olduğu ve çocuğun elbiselerinin tozundan hareketle, duvarı onun yıktığıdır. Çünkü bu kolayınıza geliyor. Çünkü sadece iki cümlelik önermelerle bu doğruya ulaştınız. Çünkü ne kadar az düşünürseniz o kadar kolay bulursunuz. Çünkü en doğru yol sizin için en kolay yoldur. Çünkü yıkılana kadar yaslandığınız duvarın ardını bir kere bile merak etmediniz siz. Çünkü o çocuğun kim olduğunu birbirinize sormadınız bile. Çünkü toz sizin için inanılacak en önemli kanıttı. Çünkü sırtınızı yasladığınız duvarın kendiliğinden bu kadar kolay yıkılabileceğini düşünmediniz. Çünkü bütün mesnetsiz fikirlerinizi ne zamana kadar ayakta duracağı belli bile olmayan bir duvara kolayca yasladınız. Eski yunan tapınakları bir üflemeyle yıkıldı, babilin kulesi bulutlara ulaşamadan devrildi, süleymanın mabedi son taşları oynuyor, fildişi kulelerinden halkın üstüne kolayca inanılacak düşünceler yağdıran aydınlarınız acınacak halde, istisnasız hepsi alçaklık korkusundan yukarı bakamıyor, auschwitz toprağa gömüldü, berlin duvarı parçalandı, ikiz kuleler bile yıkıldı ama, siz bıkmadan usanmadan duvarınızın sonsuza kadar yaşayacağını sandınız.
Aslında gölgesine sığındığınız, körpe zihinlere taze görünümlü köhnemiş duvarınız en fazla sizin ömrünüzce yaşardı ya da en çoğundan birkaç nesil devam edip öylece yıkılırdı, hatta belki siz gölgesindeyken üzerinize devrilirdi de, siz duvarınızın zayıflığına bakmadan yıkan adamı arardınız. Çünkü duvarı savunmak zaten mümkün değildir, bu sebeple, en azından yıkılan haysiyetiniz için saldırmalısınızdır. Bu yıkılıştan sonra duvar yazılarınız da yok olup gider elbette. Bütün o sloganlar şaşkın bakışlarınız eşliğinde tuğlalarla beraber kara toprağa karışır. Çünkü yüksek bellediğiniz o duvarın ardına geçen sizler, kendiniz gölgede kaldıkça üzerine ışık vuran bütün insanları sırf yandıkları için ırkçılıkla suçladınız. Çünkü sırtınızı bir duvara yaslamadan yaşamanın özgürlüğünü kıskandınız. Çünkü siz hayat veren güneşi değil serinlik veren gölgeyi ebedi sandınız. Çünkü o duvar yıkılsa bile artık çocuğu suçlamak sizi kurtaracaktı. Çünkü iz vardı, toz vardı, çocuk vardı, ve çocuğun tek yaptığının, yıkılmaya yüz tutmuş duvarın altında kalmasın diye sahiplendiğiniz kedi yavrusunu kurtarmaya çalışmak olduğu sizin aklınıza gelmezdi. Kolay yoldan yaşamak önemliydi, kolay yoldan köşeyi dönmek gibi, kolay yoldan hayatın anlamını bulmak önemliydi. Siz en üstteki duvar yazısını en doğru söz sandınız, ve birisi daha yukarı bir söz yazdığında, onu bırakıp diğerine inandınız. Düşünürken tek yaptığınız duvarın en üstüne bakmaktı. Şimdi orada gölgede mutlusunuz, birbirinizi hazzın doruklarında ağırlıyor ve konuşan herkesi delicesine alkışlıyorsunuz.
Oysa sizin çağımıza uygun modern düşünceler olarak kabul ettikleriniz; ikibinli yılların gerçeklikten olabildiğine uzak seyreden insan icadı kısır doğruları; parayla satılan kitaplardan öğrendiğiniz dolayısıyla ucuz hakikatler, ya da sağlıksız düşünce sisteminizin kolaya kaçmak suretiyle zorlanmadan ulaştığı burun mesafesinde fikirler; aklınızı hakkıyla kullansanız ulaşabileceğiniz lakin bugünden ötesine varamadığınız mesafeler; sizleri süperkahramanlara muhtaç hale getiriyorken, süperkahramanları da güçlerini boşa harcamaya zorluyor. Kutuplarda mikrofonlara burası neden soğuk diye bağırırken, sahrada bile sıcaktan dolayı suçlayacak birilerini arıyorsunuz, size göre denizler aslında tuzlu değil, tuzu üreten asıl bizim beyinlerimiz, ve oksijen olmadan da yaşayabiliriz çünkü sizin teorik beyniniz oksijensiz bile çalışacak kadar gelişmiş. En basit sorulara temsili bienallerle yanıt ararken, bieNULL cevaplar aldıkça uçan balonu elinde tutan bir çocuk gibi zevk alıyorsunuz, hastalığını doktora göstermeyip diğer hastalara hava atan adam gibisiniz, doktor beni benden iyi mi bilecek dedikçe bütün hastalar sizi ayakta alkışlıyor. Haydi şimdi siz yine kendi doğrularınızla yaşamaya devam edin, kendi doğrularınızla yazın, gezin, eğlenin, konuşun, sevişin, ve uyuyun. Çünkü her uyku, uyanmak için verilmiş bir şanstır.