Zekimürenikimsevmez?

Bolşevk ihtilali vaktiyle bir ihtimaldi, ama o zamanlar bu kadar güzel değildi şüphesiz. Ben o günlerde ebedi çevrelerce beğenilmeyen karakalem çalışmalarımı sürdürüyordum, benim için edebiyatın kendisi iyiydi de çevresi kötüydü. Hatta bu duygu ve düşüncelerle ucu açılmamış birkaç kalemimi dahi toprağa gömerek sırf bencilliğimden kendime uzun dö-nemli planlar yapmıştım. Ama ne olduysa o uzun döneme varamadan şu kıza dönem-de ne halim varsa göreyim dedikten sonra başıma geldi, varsa göreyim diyemeden önce boşuma geldi, istediğim gibi dolduramadım hiç, nedense. Önce maden tetkik arama mensubu bir takım kişiler topraktaki kalemleri bulup basına tanıttılar, kalemleri itinayla dizerek maden tetkik polisi yazdılar, daha önce onlar kadar, kalemle yazmayı yanlış anlayan başka bir topluluğa şahit olmamıştım turgut. Madem teknik arama polisiyesi mensubusunuz bana daha iyi bir teknik önerebilir misiniz diye sordum, düşüncelerini bütün samimiyetleriyle itiraf ettiler, ne yalan söyleyelim biz bile seninkinden daha evla bir teklik bilmiyoruz dediler.
Vakt-i zamanında belki beni temsil edecek bir yazı yaratabilirim diyerek toprağa yönelmiştim, o kalemleri gömerken de ileride bir yazar olabilme ihtimalimi düşündüm, dedim. İki tane kalemle ihtimal mi olurmuş diyerek beni alaya aldılar. Alayda çok zor günlerim geçti be selim. Alay komutanı miralay mirsat paşa, zeki mürene hiç benzemiyordu. Oysa ben paşanın zeki, müren, aynı zamanda broşlusunu severdim en hicaz makamından. Her akşam güneşin battığı yerden kolormatik gözlerini dikip bana bakıyordu kovaçeviç. Benim yıldızlarım gökyüzünde yalnız gezerken onunkiler üst üsteydi heyhat. Hayvanlar aleminin mini bir modeli olan alayımızın hayvanat bahçesinin ise o günlerde sevimli bir konuğu vardı, lama sabile. Miralayın yaveri paşa II. Jean paul belmondo’nun filmlerindeki tükürme sahnelerinin dublörlüğünü yapan sabile adlı bu lamayı hususi ziyarete gittim. Nasıl oluyor dedim, sen ve belmondo, siz serseri aşıklar? Onunla, dedi, aynı bedende can gibiyiz, diğerlerinden farklıyız, biz ayrı lamayız. O anda veda busesini alnına kondurup koşarak uzaklaştım, kendimden utanı-yordum, kimseyi gerçekten tanımı-yordum, oysa daha demin apaçık bir ihtilalden bahsedi-yordum, lafı buraya taşıdım sizi de yordum.
İki tane kalemle elbette bir ihtimal olmazdı, ama ol-asilik benim damarıma vurmuştu artık, ol deyince olabildiğim tek şey oldu, isyan edersem bir ihtimal olmasa bile akıl ülkesinde bir karı-şıklığa sebep olabilirdim, en azından altıncı hikmeti tahtından indirip yerine akli dengesi bozuk olan yedincisini geçirebilirdim, nisyan halinde değil isyan halinde olmayı istememden mütevellid sürekli bir devinim içindeydim nitekim. Ben bunları düşünürken jandarma duman olmuş bir adamı yaka paça tuttukları gibi hakkımda şahitlik etmesi için getirdiler. Bu getirdiğiniz eski şahit dedim, buna inanılmaz, bana yeni şahit getirin, ne de olsa okuma bilirim. Yazdıklarımdan dolayı beni azami yirmi yıl için asgari beş mahkemeye şevkettiler, işte ilk defa şevke geldiğim an o andır şevket. Tam da o günlerde dünyanın tüm dişçileri birleşmiş, penselerini alarak harekete geçmiş, karşılarında duran yeşil devin dişlerini sökmeye uğraşıyorlardı, onlardan bir protez yapıp sakallı bir adama takma planları vardı, zira sakallı adamın ağzında diş olmadığından konuşurken ne dediği pek anlaşılmıyordu, anladım diyenler de hep yalan yanlış biliyorsunuz ya. Velhasıl, yeşil devden tamamen ayrı bir mefhum olarak, beni nereye gittiği belirsiz bir istikametle ve nihayetinde ıssız bir adada ikametle cezalandırdılar, ertesi gün ilk uçakla bahse konu adaya düştüm.
Şahsen kendi isteğimle ıssız bir adaya düşsem gerçek olmayı isterdim ve yanıma almak istediğim üç silahşörden de ancak ikisini getirirdim zira biriyle aramis fena halde bozuktu. Şimdi ise yanıma ancak üç vakit alabilmiştim, onu da sağ olsun eski bir arkadaşım iyi niyetli bir kahve falından çıkarmıştı zar zor. Adadayken ise düşünecek üç değil çok vaktim oldu hikmet, her şeyi enine boyuna ölçtüm biçtim. Ağaçlar üç adam boyundaydı, çimler üç karış; filler üç tondu, taşlar üç köşeli. İsviçreli bilim adamlarını hatırıma getirdim, hak-lıymışsınız dedim, hakkınız varmış, hakikaten. İşte o gün bu gündür, ayrı bir şevkle yaşıyorum, hatta ve hatta, bol buldum başkalarına da saklıyorum, ihtilalin üzerinden daha pek az bir zaman geçti, ama biz, yani ben ve evrimci yol arkadaşlarım, ne sokak aralarına kurduğumuz barikatlardan, ne silahlarımızdan, ne poşularımızdan, ne yumruklarımızdan, ne de arkadaşlarımızdan hiç vazgeçmedik, hem geçmeyiz de zaten, değil mi be sadık? Çünkü devrim, yol bulma değil, kendini kurtarma devrimidir; ve ben onu unutmak için sevmedim..


Bu yazıyla ilgili bazı latif e'ler: günaydın istanbul bu sabah çok güzelsin, işte şimdi gönül rahatlığı ile kahvelerimizi içebiliriz, mozaik deyince ise aklıma kek değil ülke geliyor nedense, o zaman aşk ile bir daha Viva la revolution!, vscf o yüzden lütfen ya şevk ya şevket olmazsa biraz şefkat, bir limit olarak sonsuzu tanımlamak için önce denklemi göreyim s.v.p., rahat okunmuyor diye rahat yazıyorum aslında şimdiki gençler pek rahat, kalemin yazdığı her şey edebiyattır diyene iki nokta ve kaba parantezle gülerim, kabahat toprakta çünkü nemi tutuyor kendisi eksik olmasın, bu kadar hızlı dönmek için ölmek gerekmiyor ya şems, polisiyemiz eğer katılırsa domino taşı dizme yarışmasında rekor kırabilir bence, işte arzuladığımız doğada ender rastlanan bir tür medyası, bugün gelse judas’ı bile papa ilan eder bunlar eminim, o sigarayı sana yedirmek istiyorum belmondo, lamaları devlet hizmetine almamız gerektiğine tüm kalbimle inanıyorum, yıldızlar yerinde güzel bırak dursun yar, bu konuya hakim olabilmek için gereği düşünülsün yaz kızım, penguenler üşümesin ve smokin giyme mecburiyetleri kaldırılsın, lost güzel dizi ama hikayeyi mantıklı bir sona bağlamaları mümkün değil, sende balıklara atacak kadar akıl olsa şaşarım kaptan, eğer saymayı bilmesem üçü nasıl bulurdum, beni sevdiğimin kelimelerine emanet ediniz, sizin düşündüğünüz devrim amaç değil anaçtır ne doğuracağı belli olmaz, istesem bu ülkeye guiza’yı kral yaparım ama halk buna hazır değil, ekmek bıçağımı bulamıyorum sende mi brütüs, dahi anlamındaki de'yi ayrı yazmak için dahi olmaya gerek yok, ve sevgilim beni sıkma ben okuma bilirim..


Mimsiz Malihülya

Ben yazma bilmem, sen beni bilirsin; elim kaleme gidiyorsa utanmadan, onu elimde tuttuğumdan değil seni aklımda tuttuğumdan mütevellid dökülüyordur cümlelerim. Küçülmüş kelimeler kendiliğinden havaya uçuyorsa hülyalarda, böylesi bir kucaklamaya hangi ruh karşı koyabilir? Yazdıkça mütevazi bir acı çektiğim doğrudur, ama zaten kimse yürürken bu ayakkabılar vurmaz demedi, bu topraklarda vurulmanın başka yolları var. Önce yazarak destekli nişan vaziyeti al, alınız al, inandım, morunuz mor, inandım, elbette ki sığındım hemen sığınaklara, taarruz çetin gökten kurşun yağıyor sağanak sağanak, sığınaklara yöneldim üzerimi örteceğini sanarak, sığınaklara, sığın ve akl ara. Spinoza, havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, kendi arzusuyla yola çıktığını söylerdi, der, kendisi böyle de bir adamdır. Lakin kuyunun dibine düşmüş bir taşın çıkıp da kendi arzusuyla dibe vurduğunu söylemesi abestir, zira adam olan kuyuya düşmez ancak atılır. Mezarlar taze ölüleri bekleyedursun, o, ben ya da sen, ama daha çok o, kendini kapattığı, şu dışardan bakılınca kuyu, içinden bakınca ise fildişi kule görünümlü meskende, bir gün bu fildişi kuleyi yıkmaya gelecek olan filler için taş toplamıştı, kelimenin öbür yarısı için çiçek toplayıp hazır beklemek aklında yoktu, huzur beklemek keza. Kaburgasını söküp yüreğine saplasalar dahi, ritmi değişmezdi, aynı aşka vurur ve yine aynı yazıyı yazardı. O zamanlar kitaplar daha kalındı, harfler daha büyüktü, ben daha küçüktüm. Yazmayı aklımdan bile geçirmediğim bir kitabın, bir türlü açılmayan ketum yaprakları, anlaması kolay ama okuması zor yazıları, iki boşluğun arasına dizilen satırları arasına gizlenmiş sırları mahfuz kader, eğer beni sana benim kelimelerimle anlatmayacak olsaydı, hava bu kadar nemli, bulutlar bu kadar ağır olmazdı, ben ne o zamanlar, ne de şimdi burada olmazdım, sen zaten, öyleyse başımız önde nereye gidiyoruz?
Kısmetse aklımızı kullanarak birazcık huzur bulmaya gidiyoruz, geniş gönüller huzuru tanpınarda arasa da, ki aramaya başlamak için hiç de yanlış bir seçim sayılmaz, burada anmamız gereken o değildir sevgili dostlar. Huzur arıyoruz, evet, bunun için de önce bu anlamsız, evet yanlış okumadınız hiçbiriniz, bu anlamsız malihülya hallerini, bu gereksiz melankoli balonlarını aklımızdan, hayali yükleri sırtımızdan atıyoruz, çünkü yola çıkabilmek için bütün gereksiz ağırlıklardan, düşüncesiz hayallerden kurtulmamız gerekiyor. Saadet peşinde koşmuyoruz zira istediğimiz o değil, hem her türlü menfi fikriyata rağmen, hayatta güzel şeyler de var, evet, mesela arılar bal yapıyor değil mi? Faili meçhul olmayan birtakım kıyaklarla karşılaşıyoruz. Şayet balın tadını almak varken biz iğneyi seçiyorsak, yeterince düşünmemekten başımızı giyotine vursalar yeridir. Şimdi yapılması gereken, hazır huzur peşine düşmüşken, bu melankolik ve komik elbiselerimizi çıkartıp, giyebileceğimiz en güzel elbiseleri giymektir, hadi canım oturmaya mı geldik? Teskin arıyorsam ve gittiğim hiçbir yerde bulamamışsam, artık anlatmam gerekir ki kendi teskin mabedimi inşa edeyim. Latif bir hayalden daha evlası, tahayyül edebileceğinden daha lütufkar birisi olur ancak. Ben daha yazarım, seni dahi yazarım ama, sana bilmediğin bir şey öğretemem. Yazılacak herşey yazılmıştır, ama okuyacak çok şey vardır. Malihülyalarımızı terketmenin hafifliği içinde, şimdi söyleyin bana, buraya kadar çıkmışken, hülyalarımızı daha ne kadar yüceltebiliriz? Mimleri atma fikri aklınıza yattıysa eğer beraber gidelim, bir süper kahramanın da dediği gibi, yukarı, yukarı ve ileri..

Meçhulü noksan muadele

Burada yağmur yağsa bile orası yine kalabalık her zamanki kuruluğundan, işte bak onlar çok güzel eğleniyorlar uzak değil, hayat ne de güzel mesela eller havaya yapıyorlar müzikle beraber çılgın olmalı, ah eller alsın o elleri bedelsiz, eller havaya diyorlar kaygısız ama sen yapamazsın bilirim, yapamazsın çünkü senin ellerin banadır ancak inanırım, ve eğer havaya kalkacaksa beraber kaldırırız değil mi bebeğim, ziyadesiyle ince düşünürüz birbirimiz için kaldırırız, ancak o zaman hakkını veririz o ellerin. Onlar doyasıya eğleniyorlardır orası kesin, yakın çevrede ciddi insanların olmasından yakınıyorlardır muhakkak, zira onlar keyiflerini muhafaza ettikleri yerde bulurlar her daim, gürültü artarken orada müzikle beraber başlarını sallarlar, ama sen yapamazsın bilirim, çünkü o dik duran başını omzuna yaslaman gereken biri vardır elbette, ve o da şüphesiz ellerini uzattığın yerdedir.
İşte bu düşüncelerle kapattığın gözlerini yeniden açtığın zaman kendini olmak istediğin yerde bulacağını umarım. Sen de benzer bir umutla gözlerini açarsın, hava güzeldir ama kimsecikler yoktur etrafta, daha gelmemiştir belki, belki de yoldadır, belki daha zamanı boldur, belki dünyayı sırtlanmıştır yükü azdır, belki dünyayı bırakmıştır yükü çoktur, geldiğini biliyordur onun için acelesi yoktur. Zaten sabır bunun için icad edilmiştir bilirsin, bekleyenler ve devam edenler için sürekli akıllardadır. Sonunda hasta sabahla buluşmuştur, taze ölüler mezarlarında kurulmuştur, şeytan bütün günahlarına kavuşmuştur, belli ki bunca şiirden sonra artık o da adımlarını sıklaştırmıştır, zaten muhakkak ki kendisi yola en hızlı adımla başlamıştır.
Günleri geçirirken hakettiği kıymeti verdiğin vaktini roman kahramanlarının değirmenlerinde öğütmemek için bir kitap alırsın eline, okumayı sevdiğindendir. Beklemeye devam ederken aynanın karşısına geçip en güzel elbiseni giyinirsin, hiçbir terzinin dikmeye muvaffak olamadığındandır. Ve yüzünü dönüp pencereye doğru, kitabın sayfalarının arasından sokağı izlersin bir yandan, gölgenin peşinden koşanların mutluluğuna şahit olup, ışığın peşine düşenlerin sıkıntısını paylaşırsın. Tam bu sırada, şehrin bütün kasveti damarlarına sinmiş, ıstırapın rüzgarları ruhunu savurmuş, hayallerini yakıp sonunda yolunu aydınlatmış bir adam, belki yoldadır hala, belki de kayıtsız şartsız teslim olmuştur…

Biz ayrı rüyaların insanlarıyız bebeğim

Ülkelerin sınırları, haritalarda göründüğü gibi yanyana dizilmiş kırmızı damlı uzun binalar ve bunların arasına yerleştirilmiş bulunan kırmızı damlı gözetleme kuleleri ile belirlense bile; bazı ülkelerin sınırları mezkur kırmızı damlarla çizilmez, ve onlar dünyada sınır tanımayan hükümdarlara sahiptirler,
bu ülke gibi.

bir filmi yakin izlemek

Eğer çok saygıdeğer müdürümüz okul bahçesinin ortasına bir hitchcock heykeli dikip altına altın harflerle “hayatta en hakiki mürşit filimdir” diye yazmasaydı hayatta sinemaya bu kadar yakın alaka göstermezdim, ve eğer pek sevgili sınıf öğretmenimiz derslerde “filim çin’de dahi olsa gidip izleyiniz” deyip ardından sevdiğimiz yönetmenleri bize cümle içinde kullandırmasaydı cümle alem içinde kurosawa’nın japon olduğunu ilan edemezdim. Filmlerde alt-okuma denen şeyi anlatmasaydı en sevdiğimiz rehberlik öğretmenimiz, sub-haneke okumalarında dikkat etmemiz gereken en önemli unsurun; uzun planlarda yönetmenin ustaca yerleştirdiği, dikkatli bakanlar için apaçık, fakat itinasız izleyiciler için “caché” detaylar olduğunu, filmin kalanında görmemiz gerekenlere bizleri bunların yönlendirdiğini imkanı yok bilemezdim.
Şimdi bu önümüzdeki, her ne kadar kötü kotarılmış bir film olsa da, filmleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir diye düşünüp, gardımızı düşürüyoruz, rasyonel sayılarla beraber düşünüyoruz. Ve dahi, ey güzel izleyiciler, hüsnünüze saygı duyduğumuz kadar hüznümüze de saygı duyulmasını bekliyoruz. İştirak ettiğimiz festivalleri bir kenara bırakalım, çünkü güzel film izlemek yetmez, izlediğimiz filmleri ameliyata götürmek ve üzerlerinde düşünmek, üzerlerine düşmek ve yanlarında bulunmak gerekir. Zira ben ne filmler gördüm, içlerinde düşünceler yok; ne düşünceler gördüm, üzerlerine filmler yok. Ama hepsi bir tarafa, çok sevgili yönetmenim, bir film ilk izlendiğinde anlaşılıyorsa film değildir ya, filmen und fotografieren ist verboten olsa dahi ben yönettiğiniz filmleri yakınen izlemekteyim.

Aynılık ölümden beter

Öyle değil mi bebeğim? Ya senin en büyük farkın gülhane farkıysa, ya ben bir ceviz ağacıysam, ya da senin adın okunan hatt-ı hümayunlarda geçmiyorsa? Ya televizyonda gördüğümüz manzaranın birebir aynısıyla karşılaşırsak televizyon karşısında? Ya yarın da dün gibi geçerse maazallah, ya bugün de bu kelimeler dilime dolanırsa, ya sürekli bir ekinoks evreninde yaşarsak, ya sen de onlar gibi geçersen, ya ben aynaya baktığında hep aynı yüzü görürsem? Yok canım, bu ne büyük kabus b.öyle!

İç ses:
Ben ayrılmak istiyorum nihal. Bu ilişki ikimize de zarar veriyor, birbirimizden yediğimiz darbelerin sayısını bile hatırlayamıyorum. Düşündükçe başım ağrıyor. Başını göğsüme yasladığında artık bitmeli diye geçiriyorum içimden, yüreğime vurulacak bir başka yumruğa dayanacak gücüm yok. Artık seni göremiyorum baktığım zaman, gözlerim kapanıyor. En iyisi, şimdi ayrılmak, böylesi ikimiz için de daha iyi, sarılarak ayrıldığımızın anısını hatırlamak istiyorum, seni kollarımda tuttuğum son anı hiç unutmamak istiyorum. Şimdi, elveda nihal…
Dış ses:
-Evet, ayrılın, ayrılın! Boks!

Şu boğaz, harbi nedir? gerçekten merak ettiğim için soruyorum, gerçeğinin kendini özletmesi ve sahtesinin bana bir damla huzur sunmaması nedendir? Tarihe olan saygım ayrı bir kapta taşmış durumda orası ayrı ama boğazda seyretmek ayrı bir kaptan şaşmış durumda çünkü ben bu suları seyretmek istiyorum dedim bu sularda seyretmek istiyorum mu dedim ayın aksini hayır tam aksine kadeh kaldırmak istiyorum dedim ayın aksine neden herşey yanlış anlaşılmış hay aksi! Ne?

İç ses:
Ben de ayrılmak istiyorum nihat. Bu koşturmaca içinde, senin hayatındaki önemimi kaybettim biliyorum. Başka kızlar, başka yarışlar girdi belki aramıza. Artık ben de ayrılmak, kendi hayatıma yeni bir yön vermek istiyorum. Bu ayrılık inanıyorum ki sana da iyi gelecek, yeni umutlara sevkedecek seni, hayatın bir kumar olduğunu hatırlayıp, yeni oyunlarda şansını denemeni sağlayacak. Beni kaybedeceksin belki ama, aşkta kazanacaksın eminim buna. Ama sen bu ayrılığın acısını benim gibi yaşamayacaksın, bunu da biliyorum, finişe varabilmek için ben son hızımla koştururken, bu senin için sadece gelecek yarış için doldurulacak yeni bir kupon olacak…
Dış ses:
-Yürü be kızım! Ayrıl da gel!

burada 6lı Gagnants&perdants par bertrands&cantats. orada ise sarılarak ayrıldığı için hükmen diskalifiye eleman aranıyor. Gel seninle de sarılalım iki boksör gibi, sonra ayrılalım. Bu şarkılar hep acıklı oysa, muzip ruhun gıdasıdır. Koyun sesleri geliyor uzaklardan, konseri en güzel yerinden dağıtıyor polis, şarkının burasında kaval kemik değil, müziğe tını dersen kemiklerini kırarım, üflemekten sıkılan müzisyenler yaylılara koşuyor müziği hüzne boğmak için, ay akşamdan ışıktır yaylılar yaylılar, muharebede popçu ateşi yoğun, sezen aksu şehre gelmiş kitlesel katliam yakın, şiir diye katladığınız bütün kağıtları yakın, son katlı otobüs ahalisi patlamış frenler/mısırlarla hızla üstümüze geliyor, beyazperdede hepsinin seri katli vacip, bütün izleyiciler buna katlanıyor, gelgelelim bir ben katlanamıyorum, yani 7 kereden fazla olmuyor, bu vesileyle kağıdı atlayanlara çok selam eder, hasretle gözlerinizden öperim.
sevgilerle, tuna.

yarım kalmış bir kahramanlık şii

-recmi makamların onayı olmadan
hiçbir şey olmayacaktır inan bana!
-rrrrrrrrri(sinirlenme nidası)

yeter artık taş atmayı kesin, çoktan sönmüş olmalı ateş. şimdi gidin ve hep birlikte itfaiye memurunu söndürün. işte, bu hiç aklına gelmedi değil mi nietzsche enişte, oysa su sıkarken ne güzeldi hayat? mavi köşede spinoza kırmızı köşede nietzsche'yi çok hırpaladı bu akşam sevgili izleyiciler. kazanan köşeden havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, kendi arzusuyla yola çıktığını söylerdi. aynı taş aşağıya düşerken de kanatmak için bir baş arayacaktır muhakkak. biz bu kasabanın küçük esnafı olarak göktaşı yapıyoruz, tamamen kendi mamulümüzdür efendim, havaya fırlatıp sonrasında sağa sola kaçışıyoruz başımıza düşmesin diye, kendimize heyecan arıyoruz, korku arıyoruz, korku arı, arsız. ilgilenirseniz daha küçük taşlarımız da mevcut yazar taifesi için. ilk taşı atan ilk gülüverendi, istemsiz gülüvermişti aslında ağlayıvermesi gerekiyordu; bana sorarsanız ilk taşı atan ilk gözyaşını dökendi, çünkü muasır taşlar sadece tanklara atılmak içindir. kuyuya atanlar da vardır taşı, ya da kardeşini, hangisini beğenirseniz. aradaki fark şudur ki; taşı kuyudan çıkarmaya kırk akıllı yetmez, adamı çıkarmaya ise bir tane saf akıl ya da karnımızı doyuracak bir süper kahraman yeter.
süper kahraman yemişken, nerde eski kahramanlar? örümcekadam? görümcekadın? ikisi de örmeyi bırakmış diyorlar görmeyeli, artık yeni bir super-self-hero akımı var, kendisi şu an alternatif akım ama doğru akıma çevrilme çalışmaları sürüyor, halka rağmen halk için halk edilen hulk gibi, bugün meydanda herşey yalnız benim için bak yeşil yeşil, kızgınlığınıza saygı duyuyoruz kızım, ama bak lideriniz suyun üstünde yürüyor? hulk meydanlara akın etti, vatandaş denize giremiyor, okların hiçbiri hedefini bulmuyor. hepinizi süperkahraman kostümlerinizi çıkarmaya davet ediyorum o halde, hem kostüm dediğin nedir ki nihayetinde? bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana dünyanın kalabalık ülkelerinden farklı olarak maskelerin gizleyemediği süper kahramanlara sahip bu güzide ülkemizde, halkın ilgisi kahramanlarımızın kostümüne değil bizatihi kendisinedir biliyorsunuz, yoksa ben ne süper kahramanlar gördüm, üzerlerinde kostüm yok, ne kostümler gördüm, içlerinde süper kahraman yok. bunların arasında gerçek süper kahramanlar yüzlerini değil ruhlarını saklamadan hareket edebilecek kadar cesur ve kendilerini kurtaramayacak durumda olsalar dahi, herşeyi göze alıp başkalarını kurtarmaktan zerre imtina etmeyen adamlardı, hala adamlar..