(Abnorm+Journ+Tri) x al

Günlük (sevgili) tutamıyorum (elleriyok) çünkü (ikinoktaüstüste) günlük (hayatım) beni (adam) tutuyor (ayaklarımdan) başım (ağır) çok (choke) sallanıyor (sağasola) yaşadıklarımı (basit) yazarken (çokeskiden) ve (&) kağıtlar (beyaz) sağasola (sallanıyor) uçuyor (süpermen) rüzgar (karayel) yüzünden (senin) bir (c.c.) de (geniusanlamında) bünyemin (billah) günlüğe (öğün) alışkın (acısız) olmamasından (olumsuz) mütevellid (oğlu) bünyamin (sağelinoğlu) ortaya (muhayyile) her (herrlicht) defasında (defeat.n) nahoş (fikirler) fikirler (nahoş) çıkarıyor (elbise) yaşamaya (sebep) değer (verdiğim) bulmadıklarımı (aramadan) yazmaya (escape) değer (biçersem) bulabilmem (kolaylaştırınız) ne d en kötü (bad) alışkanlığım (bu) bu (alışkanlığım) olsa (ndagelbozmuş) gerek (yeter) işte (aha) bu(cette) gün (salı) yine (again) günlük (bela) beni (ğrısı) tutuyor (belim) diyorum (christiyan) ama (la-kin) günlükten (gecelik) başka (aşka) da(alsogenious) beni(akil) tutan (sır) yok (bilen) zaten (olamaz) onbir (yazıyla11) kişilikli (normal) tek(1) kişilik(yorgan) futbol (iddaadır) takımımın (yıldız) hep (peh) destek (herzaman) tek (ben) taraftarı (kaşkol) olan (yok) günlük (sevgilim) aynı (sen) zamanda (yolculuk) sahadan (çıkmadan) bir (U2) an (moment) olsun (varsın) gözünü (sevdiğim) ayırmayan (sevenleri) tek (bir) izleyici(followersinthewindow) O(1) da(evet) takip (sıkı) etmekten (ekmek) çok (çok) seyretmeyi (film) tercih (rehberi) ediyor (edesin) ve(vendetta) bu (alışkanlığım) seyir (sepet) esnasında (esna) günlük (24) halinden (memnun) çıkıp (out) seyir (dönüşü) defterine (kavuşmanın) dönüşüyor (mutluluğuna) sol (anahtar) gözümün (nuru) seyir (çıkalım) defteri (almadan) olarak (olanaksız) yazılarını (yazık) çok (koç) beğeniyor (nars) ve yayın (40) hayatına (anlam) devam (anlamsız) etmekteki (inat) kararlılığına (karanlılık) kanarak (lıkır) şişeyi (batıl) kafama (head) dikiyorum (saw) içinde (içimde) seyir (hayatımın) defterimin (yazdıklarımın) yaprakları (düşer) dolu (full) istisnasız (bilamüstesna) hepsinin (müdafaa) kenarı (köşesi) yırtık (kalbimin) aslında (gerçekler) günlük (basit) meselelerim (acı) hakkında (copyright) daha (gitmez) fazla (3) ipucu (urgan) vermek (kan) istiyorum (lal) ama (mais) ipin (ip) ucunu (ucuzunu) kaçırmaktan (tren) korkuyorum (doktor) bir de ipi (nip) yerinden (yurdundan) çıkardıktan (istifra) sonra (aprés) kaldığım (kutu) yeri (geri) unutmaktan (unakıtan) çok (isterim) hatırlamaya (sevgili) dayalı (döşeli) bir (one) hafıza (kaybı) sistemi (bozan) istiyorum (wantto) idrak (muhakeme) yollarında (uzun) hiçbir (01) tıkanma (chuckpalahniuk) olmadan (paulauster) anlayacak (dinobuzzati) ve hatırına (senin) geldikçe (kelimeler) anlatmaktan (yoruldum) kaçınmayacaktır (polis) zira (nedir) yazar (adam) dediğin (gibideğil) ruhunu (mütereddit) doyurur (yazsana) ancak (anca) allah (bir) kimseyi (okur) knut (kunut) hamsun (hamdolsun) ile(delacité) terbiye (sizlik) etmesin (bitsin) aman (amin).

Mefhumu nasıl bilirdiniz?

İyi bilirdik diyebilirdik, lakin bildiğimizi sandığımız şey aslında ateşin kimyasından ziyade kibritin kendisinden ibaretmiş, sonuna dek tutabildiğinde elini yakan bir el kadar acıtan. Biz ateşe atmak için bildiğimiz dalı kesmişiz haberimiz olmadan, ve ancak hızla düştüğümüzde ağacın azametini farkedebilmişiz, bütün dallarıyla göğe uzanan.
Longing to be long enough to reach the sky.
Ciddiyetimi muhafaza ve müdaafa etmek mecburiyetinde olduğum halde dahili ve harici birtakım yıldıza kayıtsız kalamamamdan mütevellid gece kaldırımlarda yine başımı göğe kaldırdım. İleri gitmekle geri gelmek arasında gidip geldiğim bu günlerde, uzun sayılamayacak bir firakın habercisi olarak zihnimden dışarıya kısa sayılabilecek bir firar planı yaptım.
Sentenced to make sentences with senses.
Define bulma umuduyla karış karış toprak gezen adamcağız gerçek zenginliğin toprağın kendisi olduğunu anladığı zaman çok geç kalmıştır. Onun için kendisinden önce mefhumu gömmek zorundadır güzellik tohumlarını ektiği toprağına, kalan senelerde yeşerecek dallarda teselli bulabilme ihtimalinden başka tecelli edebilecek bir şey yoktur.
Tu me manques, mais c’est pas grave.
Better lay down in your eternal grave.
- grave sözcüsü-

Why so sirius?

Dev ışık kaynağını göğe tutarak bir tunaadam sembolü yansıtmak yerine zaten gökte bulunan siriusu seçtim, benim dünyamdan tam on selim ışık yılı uzaklıkta olmasına rağmen, şimdiye kadar hep sabrettim ve devam edeceğim, geç de olsa yeni bir takvim başlatmak konusundaki kararlılığımı göstermek için, şu nefis yemekleri yapan restoranın başarısız irade müdürünü işten çıkartmakla işe başlayacağım.
Acele etmeliyim zira nehirlerin taşmasına az bir vakit kaldı, şafak sökmeden ufka yetişmem gerek lakin adımlarım ufak, yetişememe ihtimalini düşünmek bile moral bozucu, aynı bozucunun şahidi şiracı. Ama ben şira’dan şimdi kopup yola çıkan fotonları yakaladığım zaman, şimdiye kadar ziyan ettiğim bütün ziyayı telafi edebilmeyi umuyorum, sirius gökte ziyadesiyle parlıyor ve ışığında navy şahsına münhasır sırlar taşıyor.
Rotasını şaşırmış göğe sulara gömülürken bile ben göğe bakmaktan yorulmam, çünkü gök, ciddi bir müessesedir, ve sessizlik ciddiyetini hep muhafaza eder. Şimdi benim eskisinden daha ciddi olmam gerek, çünkü ayaklarımı en katı kurallarin olduğu, en acımasız dünyanın toprağına basıyorum. Vaziyet böyleyken, tunaadam kendi sessizligi içinde, kollektif hayallerimizin hakettigi, ama şu an ihtiyaç duymadığı bir anti kahramansa, ona da eyvallah. 

le crépuscule du soir

Alın yazımı çok beğendiğini ve kendi mecmuasına koymak istediğini söylediği zaman alın yazımı istediğiniz gibi kullanın demiştim, yazının kendisine olan teslim bayrağım her zaman gönderdedir zaten, hem sonuçta hayat mukadderattan ibaret bir muhabbet değil mi ikimizin arasında, ben ellerimi yukarı kaldırıyorum çaresiz, çünkü bugün beyaz bayrak sallayanlar bile kurşun yiyebiliyor. Alın yazısı böyle, lakin ben şimdiye kadar hep el yazımın güzel olduğunu düşünmüştüm, onu beğenenler çıkardı arasıra, buna alışmıştım, ama alın yazımı el yazıma tercih eden bir çift gözün karşıma çıkma ihtimalini düşünmediğimdendi bu, oysa elimden çıkan yazıların ardında görünenlere şimdiye kadarkinden çok daha fazla ehemmiyet göstermem gerekirmiş.
Bu yüzden edebiyatı bir kenara bırakıp, sahte edebiyatla ebediyete intikal yolunda kendi sözlerimizi kendi boğazımızda deneyelim. Ülkemizin dört bir yanından, hatta Petersburg ve dahi Paris’ten en kasvetli bulutları hazır sinesinde toplamışken gök, er kişi niyetine diyerek şu sahte şiirbazın cenazesini bir kere kaldıralım, insanları başka şeylerle kandıralım. Süslü sözlerle halkı kandırır şiirbazlar, oysa ne şiirdir ne keramet, söz kendi başına marifet. Elimiz çabuk tutalım, müteveffayı toprağa bir an önce iade edelim, bulutlar iyice çoğaldı çünkü, şüphesiz birazdan yağmuru da bırakır gök, er ya da geç.
Ayın ondördü gibi, ayı alıp dizelerine kondurduğunda inanmamıştı kimse, bu düpedüz şiirdir demişlerdi; şimdi ise o şiirbazlıkla suçlanan adamcağızın ruhu, hürriyetin huzuruyla yükselecek, mezar taşlarına şiir okumanın keyfini tadacaktır, çünkü taşlar ayakta dinleyecektir onu, duymadık demeyeceklerdir. Hakkı vardır, hürriyetin tadını çıkaracaktır artık o ruh, çünkü bir ömür boyu umuda mahkum edilmenin acısını söndürmüştür artık. Düşlerinin dört duvar olup onu hapsettiği odada yaşamaktan, dışarı çıktığında bile aynı düşleri pranga gibi ayak bileğinde taşımaktan yorulmuşken, her geçen sene duvarlarını yükseltmiş, prangasını ağırlaştırmışken, şimdi kuş misali hafiflemenin huzurunu yaşayacaktır şüphesiz.
Huzuru bulduktan sonra birine karışmak olmaz, onun için onu dinleyicileriyle bırakalım, sana dönelim. Aldığın mektubu açmadan aylarca elinde bekletirken sen, ben kayıtsız kalamadığım kayıtların üzerimdeki etkilerine dair bütün kanıtların bir anda ellerimden kayıp ateşe düşmesine yanıyorum. Ben sessizliğimi muhafaza ederken, senin de bu sessizlik, bu sükunet için yaratıldığını bilmen gerekirdi, benim sessiziliğim içinde bütün gürültüyü söndürebilmen için senin de sessiziliğe iman etmiş olman gerekirdi, çünkü herşeyden önce sessizlik vardı, söz iki sonsuz arasında bir çırpınış, bana ait her söz ise, sessizliğe giden yolda topallayan adımlardır ancak.
Yollar var, taş döşeli, sokaklar var, karanlık, topallayarak da olsa yorulmadan yürüyorum. Arkamda heyecanlı ayak sesleri de var, pencerelerin ardında meraklı gözler de. Kendi halimde giderken, izleniyorum ama; takip mi ediliyorum yoksa seyrediliyor muyum, bilemiyorum…

Bottle inanışlar

Şişede durduğu gibi durmuyor mektup, sen okuduktan sonra, başka bir hale dönüşüyor ay, başının üzerinde ışıktan halkalarıyla parlarken, gece denizin üzerinde yakamozda yüzdüğünü gördüğünüz o şişe sonunda bir kıyıya vuruyor. Ben o şişeyi bundan beş sene önce bahr-i sefide fırlattığımda aklımda olmayan herşey artık bir an olsun aklımdan çıkmıyor. Hatırlamayı değil hiç unutmamayı istiyorum, denizin onca hırçınlığına rağmen kağıda yazdığım hiçbirşey kaybolmamış, ellerimle kapattığım o şişenin içine bir damla deniz suyu girmemiş, o mektubun üzerinde bir tek harf silinmemiş, unutmak istemediğim bir lades gibi hala aklımdasın işte, ellerini uzatsan gönül rahatlığıyla alacağım, çünkü aklımda.
Denizdeki şişeyi cesaret için çevirdiğimde karşıma doğruluk çıktığı zaman yine birşeyler yazarak aynı kağıda, tekrar yerine koyuyor, ağzımı sıkıca kapatarak maviye iade ediyorum. Aslında içindeki mektubu alıp yerine bir gemi maketi yerleştirmek istiyorum o şişenin, yazıları gidemediği yerlere götürebilmek için denizde, küçük bir yelkenli lazım o şişenin içine, mektupları uçurmuyor rüzgar. O da işe yaramazsa şişeyi son kez elime alırım, kağıdı da gemiyi de çıkarır, içkiyi bitirmeden şişenin ağzına bir fitil tutuşturup minik bir kokteyl hazırlarım kendime, tutup evime fırlatır içeri koşarım, yanacaksam da denize attığım aynı şişeden yanayım, çünkü ben seni değil kendimi yakmaktan yanayım. Bunu yaparken o şarabı ağzıma değdirdiğimde, şişenin menşei itibariyle ne kadar kırılgan olduğunu ve içindeki kırmızıyı her an kağıda boşaltabileceğini biliyor, şişedeki mektupların seni şaraptan evla sarhoş edeceği günü bekliyorum.

Gösterişsiz, içi umutla dolu bir adamım, sanıyorum ciğerparemden rahatsızım

Sınırları içinde yaşamaktan asla sıkılmadığım bu ülkenin en büyük yeraltı zenginliği olan notlarıma şöyle bir göz gezdirdiğimde petrolden daha siyah bir mürekkebin topraktan hışımla fışkırdığını, ama gidebildiği yere kadar yükseldikten sonra, yerçekimine çaresiz teslim bir inişe geçip, kağıdın üzerine serbest düşmeye ait tüm denklemlerle birlikte süzülerek acıklı birkaç rorschach damlasını ancak bırakabildiğini görüyor ve bir arttırıyorum.
***
Çünkü o aralık ilk defa odaya elinde notlarla başka biri daha geldi, şimdiye kadar o aralık kapıdan bakan çok olmuş fakat eşiği aşmaya cesaret eden görülmemişti, dört tarafı kelimelerle çevrili odasında robinson o aralık ayının son cumasında daha önce vaaz geçtiği bütün mezar taşlarını bir yana toplayıp onlara şiir koşmaya başladığı anda odayı çevreleyen kelimeden duvarların bir kez daha yükselmeye başlamasıyla kapıdan bakan bir çift göz bedene büründü ve eşiği geçer geçmez kendisini odanın en yüksek yerinde buldu.
Ama bu aralıksız geçen senelerin masumiyetini ve acımasızca verdiği aralıksız acının aslında bir ışık oyunu olduğunu kanıtlamadığı gibi, ayın karanlık yüzününde yaşayanların neden bu dünyadan ayrı fakat ondan ayrılamadan yaşadıklarını, ya da teslim olduklarında her ay döneceklerini bildikleri halde neden ışığa sürekli sırtlarını dönmek zorunda kaldıklarını açıklayamaz. Zaten oda derin ve karanlık olmasaydı o aralıktan bakan gözler böyle parlamaz, odanın en yüksek yerine çıktıktan sonra içeriyi bu kadar sonsuz ve kuvvetli aydınlatmasına gerek kalmazdı.

En uzun geceye tenvirat denemesi

Doğruluktan uzak dünyanın kendi eğriliği yüzünden bu kadar uzun ve bu kadar karanlıksa gece, artık aydınlık bir gün için güneşten medet ummaktan vazgeçmenin, aydınlanmak için yanmaktan korkmamanın vaktidir. Takvim yaprağında gecemi sonsuz kılan en uzun hece dilimden düşmeden gelmeyecek bir gündüzü aklımdan bütünüyle çıkarmanın ve göğsümden ancak son nefesimde söküp atabileceğim bir ah uğruna geceye kayıtsız şartsız teslim olmanın huzurudur aynı zamanda.
Çünkü benim teslim olmamla beraber ateşkes ilan edilir, havada uçuşan kurşun kalemlerden artık kimse yaralanmaz, kağıtlar kasvetli hikayeler yerine hayatla yapılmış antlaşmalarla dolar. Ben teslim olur giderim, geride kalanlar birbirlerine karanfiller uzatır, harbin dumanını keyifle içlerine çekerler. Götürürken ellerimi bağlarlar benim, başka hiçbir eli tutmayacağımdan emin olursun, gözlerimi örterler, başka kimseyi görmeyeceğimi bilirsin, ayaklarımı zincirlere vurduklarında anlarsın ki başkasına gitmem mümkün değildir.
Teslim bayrağını çekmiş bu siyah paltolu adamın becerebileceği yegane şey, yakasını kaldırıp yine aynı sokaklarda dolaşmaktır, gecenin üstünü örtmesine izin vermediği fikirlerini karanlığa bırakırken, kulaklarından eksik etmediği melodinin eşliğinde yolların ayaklarının altından kayıp gitmesini seyretmektir. Geçtiği yerlerde bıraktığı yanık izleri, dönüş yolunu bulabilsin diye değil, ardından bakanların gittiği yeri bilmesi içindir, zira siyah paltolu adam umduğu yere vardıktan sonra geri dönmeyi aklından geçirmez.
Kendi halinde sokakları aydınlatan o direkli lambalarının bile saygılarından eğildiği caddelerden geçerken mahalle halkının cümlesini kaplayan endişe, içlerine yerşelen ya bizi de yakarsa korkusu, insanın üzerine eğilen cumbalı evlerdeki ışık geçirmeyen perde sevdası, ve onların ardında konuşlanmış geçenleri uzaktan seyreden meraklı gözler, ateşi körüklüyor. O ateşi söndürmeye yetecek iki damla suyun perde ardındaki o gözlerden gelmeyeceğini bildiği halde, siyah paltolu adam gözgöze gelebileceği bir itfaiye memuresi arıyor.
Gecenin hayallerimi sakladığından emin yürürken, eski bir binanın dibinde fakir bir adam, kendini gösteriyor. Pejmürde haliyle dilenci gibi görünse bile, haşa, o adam dilenci değil aslında, en asilinden kağıt mendil ve yarabandı satıyor. Bunlar gözyaşlarınızı silmek için mendil efendim, bunlar da sürekli kanayan yaralarınız için yarabandı dediğini duyuyorum yanından geçerken, acaba nereden biliyor? Adamın önünde yaralarımı seçiyorum, elimi uzatıyorum, omzuna değdirdiğimde geceye uyanıp minnet edebilmek uğruna soğuktan titrerken, içine düştüğüm gerçeğe uyanıp ben minnet ediyorum, asıl benim içim titriyor.
Artık en hüzün gece, başlangıcını da bitişini de bilmediğim bir acı, kendini karanlığın içinde gizliyor. Bugüne kadar bildiğim ve söylediğim, söylemediğim ama bildiğim, gönlüme uyup aklımdan geçirdiğim, aklıma uyup gönlümde sakladığım ne varsa, gerçek devasa bir dalga gibi hepsini yutuyor, geride kaldırmaya gücümün yetmeyeceği enkazlar bırakarak. Gece üstüme kapanmaya devam ediyor, ateş gittikçe büyüyor, alevler binaları geçiyor. Ben bu kadar yol gittim, nice kaldırım taşlarını ayaklarımın altında ezdim de, bu gecenin içinde bir yerlerde, Aşka gelince gördüm: bir uzun hece imiş!