Bulunduğum yerden gelecek pek iyi görünmüyor, şöyle daha iyi görebileceğim bir yere geçeyim.


İki buçuk tarafı denizlerle çevrili toprak parçasını kimin yönettiği umurumda değil. Çünkü aynı.
Ama “eternal sunshine of the spotless mind” ı kimin yönettiği umurumda. Çünkü farklı.
Yetmez mi?

Soruyu tekrar alabilir miyim?

İnandığım şeyleri somut örneklerle açıklamanın olayı basitleştirdiğini düşünüyorum. Bu sebepledir ki hep soyut kavramlarla anlatmaya çalışıyorum her şeyi, o zaman da havada asılı kalıyor, elle tutulur gözle görülür olmayınca anlamak da güçleşiyor bittabi. Çözüm aradım dersem yalan olur bulamamak mazeret sayılmıyor. Mesela;
Kedimi o kadar çok seviyorum ki hep yanımda bulunsun istiyorum. Ama biraz dışarıda dolaşması lazım. Olmaz o hep evde dursun çıkmasın. Biraz olsun seviyorsan bırak da çıksın dışarı. Yumaklarla ne kadar oyalayabilirsin hayvanı. Kedimi o kadar çok seviyorum ki hep kucağımda. Bırak ama boğulacak hayvan. Olmaz ben onu seviyorum sıkı sıkı sıkacağım. Ölesiye. Kendimi o kadar çok seviyorum ki hep yanımda bulunsun istiyorum. Bak bu kadar konuşuyorum, şayet beni duyan varsa bunu da dikkate alsın, sınavda çıkabilir.
Beni anlıyor musunuz? Hiç zannetmiyorum. Görünmez adam nasıl bir kahramansa kitaplarda, anlaşılmaz adam da böyle bir kahraman işte. Tüm süper kahramanlardan farklı, kimseyi kurtarma derdinde değil, kendini bile. Yazın buralar çok sıcak olur hem. Mevsimi geldi mide ağrıları başladı yine.
Ben burayı hiç sevmedim süt oğlan. Öncesini de sevmezdim zaten.

birey de

bir ev vardı. üç katlı. parti vardı. kalabalık. en üst katta bir oda vardı. kapısı kapalı. insanlar vardı. kapalı kapıları merak eden. açtılar. baktılar. karanlıktı oda. çekindiler. ışığı bulamadılar. girip bakamadılar. ben bakmıştım. partiden önce. eşyalar vardı. tozlu. kitaplar vardı. sayfaları eksik. eskiler vardı hep. tozlular vardı. cazibesi yoktu hiçbirşeyin. çünkü karanlıktı. tozluydu.bakınca göze çarpan oydu. kimse ilgilenmedi. sevmedi kimse orayı. içerde kimse birşey göremedi. iyi bakmadı kimse. odanın ışığı vardı aslında. tozların altında. karanlığın içine saklanmış. göremedi kimse. bakmadılar düzgün. üç beş kişi toplandı dışarda. şöyle bir kafa uzattılar. arkalarını dönüp gittiler. bakmadılar bir daha. eğlenmeye devam ettiler. sormadılar bile birbirlerine. merak bunun için değil. bir oda vardı. karanlık. içerde kimsecikler yoktu. ama evde insan çoktu.

Qui veut de moi et des miettes de mon cerveau?

Dünyanın güneşi tavaf etmesine kim bilir kaçıncı kez şahit olduğum bu garip günümde beni yalnız bırakmayan tüm harflere teşekkürü bir borç bilirim lakin noktalama işaretlerinin böylesine önemli bir günde beni unutmuş olmasina çok kırıldığımı söyleyeyim çünkü böylesine önem verdiğim bir yazıyı noktalamaişaretlerindenbirinibile kullanmadan yazmak mecburiyetideyim şimdi. Nokta geldi sağolsun, aynı duyarlı-aaa virgül de burada, tamam zaten ikisi bana yeter, yetmez mi? Bak, kuvesçınmark, ama mahçup ediyorsunuz beni, sürpriz yapmışlar ne güzel, canlarım, kral sizsiniz.

Çok zamanlar üşendim ve hep yazdıklarımı basit buldum ama, karalama dahi olsa yazı yazıdır, uzaylı da olsa insan insandır. Hem sonra, sonrası önemli, tekrar dönüp bakınca insanı mutlu eden, en azından bir tebessüm yerleşmesini sağlayan cümleler yazılmış. Dönüp bakınca sinirine de, kederine de, hüznüne de gülüyor insan, kahkahalarla değil ama, sadece bir mütebessim ifade yüzünde. Yüzden sonra ne olur bilemem kaça kadar gidebileceğini düşünmek istemiyorum, ay, düşündüm bile!

Diyeceğim o ki,aslında bunların hepsi bir hayal. Gerçekleşmedikleri ya da gerçekleşemeyecekleri için hayal oluyor zaten, zihnimize yerleşen ve gözümüzü kapattığımızda gördüğümüz hayallere de rüya diyoruz. Bunların beyaz ve pembe renkli olanları ise bilim adamları tarafından düş olarak adlandırılmış, bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Zaten bu bilim adamları denen güruh, sarı çizmeli Mehmet ağa ve ekibi öncülüğünde, namı ile varolan lakin cismen pek görülmeyen, her yerde sanını görüp adını bilmediğimiz, her gün gözümüze süreceğimiz enginarın kirpikleri uzattığı ya da her gün otuz iki gram karabiberin beyin kanaması ihtimalini yüzde seksen oranında azalttığı gibi en gerekli bilgilerle bizi aydınlatan adamlar. Adam olması şart mı? Ne demiştik, beyin kanaması ha? Bu bey çok ağır yaralanmış, çok kan kaybetmiş, kanaması durmuyor. Hemşire, karabiberin dozunu arttırın, eminim ki beyin kanamasına iyi gelecektir. Evet zaten hepimizin isteği kendimiz için iyi gelecektir. Onun için çalışırız. Hayatımın kalanını tamamen planlasam, düz bir çizgi gibi gün ile ölüm arasında, düşünsenize hiç şaşmadan o çizgi üzerinde her gün ilerlemek. Ne kadar bayağı. Ölüme en yakın adam, kendi çizgisini çizip sonunu getirmeye çalışandır. En azından yolun sonunu gördüğünden. Ne yalan söyleyeyim, bazen kendimin bile inanmadığı şeyler söylemiyor değilim.

Yarın ıssız bir adaya düşersem yanıma ne kağıt ne kalem, sadece üç tane fil alırım, onların hafızası kuvvetlidir unutmazlar hiç. Bilinmemenin hazzı olabilir mi? Ya hatırlanmamanın acısı var mıdır? Var olmanın birinci şartı, düşünmekten çok düşünülmek değil mi? Ah, koyunlar, sizleri düşünen bir çobanınız var, dünyanın en şanslı koyunları sizsiniz. Oysa boşlukta kaybolanlar da var aranızda. Mutlak hıza ulaşmış bir şekilde boşluktan aşağı düşenler bağırıyor, düşüyorum, öyleyse varım. Ama düşenin dostu olmaz. Düşünenin dostu ölmez. Milattan önce yaşasam çok veciz laflar ederdim. İnanmıyor musunuz? İnanıyorum, öyleyse varım. Yokluğa inansam bile varım. Birazcık nihilistim ben. Kimseyi aydınlatma gibi bir sorunum yok bu yüzden, kendimi bile, aydınlatmayan ampullerin mucidiyim.(Tesla’ya selam, Edison senden nefret ediyorum)

Aman canım boş verin. Tulmon bugün günlerden ne? bugünlerden bana ne. Ve bitti işte bu kadar.

Aklım

Aklımı okusaydınız ilk sayfada fırlatıp atardınız.

Tut elimi hedef kitle olalım

Bu kadar samimi olmamalıyım.
Ben kitlelere uymayı sevmem, kitlelerin bana uymasını da.
Kimsenin peşime takılmasından hoşlanmam kimsenin de peşine takılmam.
Toplumsal hareketlerden kalabalık ortamlardan hazzetmem.
Herkesin baktığına kafamı çevirmem, herkesin durduğu yerde ben yürürüm.
Hatalı mıyım?
Galiba çoğu kimseyle anlaşamamam bu yüzden.
Konuşmayı pek sevmem, profesyonel dinleyici sayarım kendimi ama duyduklarımı da pek hatırımda tutamam, konuşmanın çoğu vakit beyhude olduğunu düşünmüşümdür, kimseye faydası olmayacak şeyler söylemekten korkarım, hayatımı paylaşmam pek kimseyle başımdan geçenleri gevezelik olsun diye anlatmam, çok yapan var bunu öyle demeyin, konuşmadan dahi yaşanabileceğine bile kendimi inandırmıştım bir zamanlar, artık o geçti tabi, ama ben, anlatmak istediğim çok şey olsa da, emin değilim anlaşılmak istediğimden.
Severim kendisini, elif hanımefendi...ah..
Sonra ben, ne Mevlana'yı dinlerim, ne Meriçi.
Olduğum gibi görünürüm, göründüğüm gibi olurum ancak belli zamanlarda; olmak istediğim gibi görünürüm olduğum gibi değil, ama sadece iktiza ettiğinde. Seviyorum kurmayı devrik cümle.
Bukalemun misali renk değiştiririm hayatta, sevdiklerimin sevmediklerimin yaşadıklarımın yaşatıldıklarımın gördüklerimin gösterilenlerin inandıklarımın inkar ettiklerimin karşısında yanında bazen.
Bazen de anlaşılmaz konuşurum kimse çözemez ne demek istediğimi ben bile zorlanırım anlatmak istediğimden dahi şüpheye düşürür beni.
Dünden dolayı pişmanımdır her gün bir önceki günden dolayı pişman olmak gerektiğini derim de kendim zerre nasiplenmem bu fikirden, boş geçiririm günlerimi, aslında tamamlanmamış projelerin, havada kalmış fikirlerin, sonu getirilmemiş heveslerin ve de en çok altında ezildiğim hayallerimin pençesindeyim ve bunlardır beni zorlayan.
Yolda giderken gelir aklıma hep iyi fikirler yazmadığım için unuturum zihnime güvenirim ama zaten o hep beni yarı yolda bırakır. Anlık kullanımlarda iyidir de geçmişe dönük pek faydalı kullanamam, ne de çok gereksiz şeyleri tutar ben istemeden, istediklerimi ise zorlasam da hatırlayamam.
sonra dünyanın bin bir hali var... Yarın çok geç...Bugün Allah için ne yaptın? Çalış senin de olur... Olmadı deme... Denemekten yoruldum... Peki ben ne zaman? Düşünmek korkutur, niye korkutsun, üzer sadece... İstanbul ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kimdim ben, katil ve kurban...Peki elif şafak kim? Hatırlamıyorum..
Ben bunları nasıl ezberledim? Neden aklıma her geleni yazmak zorundayım kelimelerle oynamak zorunda mıyım başka oyuncak bulamazmısınız bana ? soru eklerini bile ayıramaz hale geldim ne olur yardımcı olun memedali bey, azcık kaldırın, biraz daha, Allah belanı versin memedali, çarkıfelek sizin için dönüyor.
Feleğin çarkları sizin için dönüyor azizim, çarkın dişlileri arasında sıkışmışız herhalde kendim için değil makine için kaygım yani çalışmasına engel olmayalım sonra bu gemi nasıl gider, batacağını bildiği gemiye biner mi insan hem?
Ey inananlar, insenize. Bir şeyi de söylemeden yapın yahu.

Ah Oğuz, biz de küçük burjuvanın Pazar ayini ile mutlu olan insanlar olamaz mıydık? O zaman utanmazdım ben de böyle şeyler yazdığıma, utanıyor muyum? Sadece ruhumu çıplak hissettiğimden.
Aslında rahatlamanın yolu inanmamaktan geçiyor bekli de, inanacak hiçbirşeyin yoksa hayatta tüy gibi hafifsin, her an uçmaya hazır.Bu şekilde dahi varolduğumuz için memnunuz, olmak ya da olmamak derken şaksiper, biz olmak ile ölmek arasında iki nokta ile açıklanabilecek bir farktan bahsediyoruz burada. Siz bu satırları okuduğunuzda ben çoktan yazmış olacağım, belki de çoktan olmuş olacağım, çünkü gerçekten hamım. Pişmek mümkün değil yanmak hayal bile olamaz. Biliyoruz ki; başkalarıyla yan yana gelip bir şekil oluşturmadıkça yıldızlar, farkedilmek için göğün en parlağı olmaya muhtaçlar.
İşte burada ekran kararır.
.
Kestik çocuklar, bu sahneyi tekrar alıyoruz. Olmadı yine. Hem boşverin şimdi bunları, dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor muydun Fisomata? Bilmek istemezdim ama öğrenmiş bulunduk artık ne yapalım. Düz olsa daha iyi olurdu gibi sanki. Bir köşeye geçer saklanırdık beraber, şimdi her yanımız açıkta, her yandan boşlukla çevriliyiz. Ben burada ne sobeleyebilirim, ne de çanak çömlek patlatabilirim. tek çare görünmez olmak. Merhaba ben görünmez adam. Ben de görünmez kaza, hay Allah! Pardon görmemişim… beş duyu çok aslında. Mesela gördüklerimizden, duyduklarımızdan ya da söylediklerimizden muaf olsak olmaz mıydı Portuç? gördüm, ama rüya! Duydum, ama yalan! Söyledim, ama gerçek! Ha-ha, alışkın değilsin değil mi Haşmet? Her zaman yazının bir yerine bu efekti yapıştırmak istemişimdir. Ha-ha. Çok da hoş oluyormuş yahu. Ha-ha. Tutamıyorum kendimi. Ha-ha! Sürekli gülüyor efendim durduramıyoruz. Dur!Duramıyoruz! Bu bahsi kapamanın vakti geldi artık kim ne kadar koyduysa ortaya, hadi hayırlısı, hoop: dubara. Hiç şaşırmadım!

Ah doktor Frankenştayn, beni bir tek siz anlarsınız..

Koşa koşa yanıma geldi tulmon, buldum buldum diye haykırıyordu, otur bakalım dedim tulmon önce sakinleş, yavaş yavaş anlatırsın, nedir bu kadar heyecanlandıran seni, dedim, mutluluğun formülünü buldum, dedi, ben de küstah gülümsemesi yaparak küçümseyici bir bakışla karşılık vermeyi uygun gördüm. Neymiş o söyle bakalım dedim, sanki bilmiyormuşum gibi. Cebinden iki deney tüpü çıkardı, pakete sarılmış tozları açtı, karıştırmaya başladı. Ölçtü ekledi çalkaladı pembe renkli sıvı bir karışım yaptı. Nihayetinde kalem ve kağıda sarılıp formüller yazdı, sonuçta meydana getirdiği karışımı açıkladı: H9SO7. bir yerden tanıdık geliyor bu ama, dedim, bu başka dedi. Anlamak için herkes gibi salak ol yeter. Of ne terbiyesizsin tulmon dedim, böyle hakaretler etmeni gerektirecek ne var sanki kendine? Hiç, sadece kıskançlığımdan diyerek itiraf etti, oh be.