muz kabuğu

devrin alimi darvin tarafından savurgan bir şiddetle savunulan tek yol evrimin esasında bir hulk hareketi değil de bin sekiz yüz elli dokuz rakunlu tepeden inme bir yaptırım olarak yaşına göre erken geliştiğine dair yok edilemez bulgurlar demoklesin keskin eleğinde elenmeyi müteakip hiç kesirsiz bir kesinlikle kanıtlanıp uçarken acaba hangi avcı tarafından böylesine saçma bir saçma ile vurulmuş dersiniz bittikten sonra bir sonraki ders için her zamanki gibi siyasal bilgiler amfisinde toplanmak yerine hep beraber arka bahçeye çıkıyoruz ve hangi yöne başımızı çevirsek görüyoruz ki burada yeşillikler içinde galapagostan binbir norgunkla getirdiğimiz bukalemunları enis baturun değersiz kelime oyunlarına hapsetmiş olmanın heyecanını yaşarken ölmek diye işte ben buna derim soyuluyor galiba çok içtiğim için ayakta duramayıp evriliyorum ya da bütün gün sevgili teorim için kırlardan böcek toplarken güneşin altından haddinden fazla kalkmışım gidiyorum derken birdenbire karşıma bir aslan çıkıyor ve düşünün o zamanlar daha galatasaray ancak televizyondan gördüğü uefaya bile hiç çekinmeden ufo muamelesi yapmakta ve tanımlayamamakta siz de haklısınız zira ben de olsam bu tanım ve hayvansılıktan uzaklığının derecesi bilinmeyen bir ışıkla uçan ufoları evimin salonuna koymaz ve en güvenli yer olarak ankastre mutfakta saklardım şayet harp çıkarsa tedarikli olabilmek adına yakışır bir davranış sergilerken aynı anda paralel evrenler arasında bir geçişin imkansızlığı üzerine son denememi de bugün huzurlarınızda gerçekleştiremeyebilseydim.

yaraya sargıda kusur etmeyene karşı şaraba saygıda kusur etmem, counterrespect.

zarar ziyan tutanağı

sor-usu olan var mı diye sorduğunda cevabı yapıştırmamla hocanın yüzünü silmesi, kalkıştan hemen sonra düşen bir uçak gibi kimsenin beklemediği bir anda gerçekleşti, infilak pek şiddetli oldu çünkü bazen en mutedil insanların bile bir sabır taşı çatlatma noktası vardır ve bu çatlak doğru metodlarla tam da o ayrılma anında yapıştırılmadığı takdirde kişi ileride durumu idare edebilmek adına çok daha büyük tavsiyelere ihtiyaç duyar ki, bunun ihtimali hakikaten çok düşük, bugün dışarıda eli yüzü düzgün tavsiye bulma ihtimali neredeyse yok denecek kadar az, ama yine de insan yok diyemiyor işte, az diyebiliyor, neden? çünkü ümit kesmek olmaz diye biliyor, ondan.

sen o ümidi kesmeye her yeltendiğinde gökten bir yenisi inme.di mi?

rögar that!

işi biten yağmur suları, en kolay şekilde topl-ardamarlar yoluyla denize taşınırken osman hamdi bey ve ninja kaplumb-ağalarının evlerini bir güzel yıkaya-dursun, m-illet olarak seferberlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde "harry potter ve kozmik oda"nın ülkemizde bu kadar geç vizyona girmesinin sebebi hikmeti nedir sor-usu benim kafama balığa atılmış olt-aya takılan bir post-al gibi takıldı.
bunun "yaşam boyu popcorn"a razı sinema izleyicisinin bizzat bu seferberliğe ve beraberliğe razı bir görünüş sergilemesi ve sahadaki isteksiz oyunu ile alakalı olduğuna olan inancımı özgürce yaşayabildiğim seküler ülkenin cümleten devrik kralı olarak bu kadar çağdaşlığa layik olmadığımızı düşünüyor olmam, kimseye bu konuda medeni kanunun hükmünü uygularken "neden-i kanun"u üzerinde kafa yorma hakkı vermese bile, bulut verir, beraberinde ille de yağmur isterseniz.
ama bu kanalizasyon hizmeti sonrasında oluşabilecek bütün gerekçeli kararlarda belediyenin verdiği bitkiye dayanmak yoluyla ağaçtan onay beklemek insafsızlık olduğu gibi, duvarındaki yazının altına sahte imzalar atılmış bir hakimin huzurunda düpedüz aymazlık da sayılır, zira ağaçtan onay almayı beklemek sıradanlık sırasıyla sana bana moleküler transportasyon kadar uzak olduğu halde, gölgesinde dinleneceğimiz dev çınar da aksine o kadar yakındır suya bakma başın döner.
ama bu yolu seçen gene kurak geçen senenin sonunda metrekareye düşen damlaların azlığına üzülerek söylüyorum ki, şimdi ya da dün gözüm seyirmeye başlamış olsa bile, aman diyeyim ve dahi dileyeyim ki, seyir defterimi başkası yazmasın, çınarlı kubbeli mavi bir liman gördüğüm an ben zaten oraya tereddütsüz girerim, sonrasında ise meçhule gitmeyen gemilerin kalktığı bu limana da kendimi doyasıya bağlamamam içten bile değil gözümü kırpmadan, izle birazdan, baraj kapakları tekrar açılıyor.

şairler bazen düpedüz küstah olabiliyorlar.

saf aklın eleştriği

bu sayfayı düzgün görüntüleyebilmek için tarayıcınızda 7,62'lik mermiler kullanmanız önerilir. zira mp5 formatında şiddet içeren siteye mahkeme şeyhi konduğu günden beri, sitemizde en çok sitem yüklü müridler muvakkaten ikamete zorlandılar, görülüyor ki şu ahir ömürde her şeyhin bir bedeli var. belki bugündür diye bir mektup düşünüp posta kutusuna elimizi uzatır uzatmaz, okumadan önce beklentileri indir diyerek göğsümüze namlu dayayan, ve bizi eller havada kıskıvrak tutuklayan bu kanunsuz fasıl heyeti, türk sanat musikisine olan sarsılmaz bağlılığımızı bir silah markası zannettiğinden mi, yoksa zeki müren de nihayetinde bir paşa olduğu içün kabrine savcılar gönderilmesine karşı olduğumu bildiklerinden mi, yoksa ve yoksa "şu!" tabancasıyla işaret ettiklerimi behemahal koruma bahanesiyle, olası bir hüsnükast teşebbüsüne karşı zamanında müdahale edebilmek için mi, karanlıkta bile gören gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmamışlar? sürekli tepemde dolaşan bir uyduya nasa onaylı bir nass kadar güvenip, bu kadar yakin bir takip ile beni uzaydan bile izlenen bir astronot adayı haline getirince, elbette semayı kuşatmış yıldızların hakiki sırrına vakıf olamıyorum, acaba ayın elemanı adayı olarak armstrong'un pabucunu dama atmamdan mı korkuluyor, yoksa yıldızların yerini değiştirip burçlara haram yollu faiz uygulamamdan mı? ama sırf bu sebepten ve saflığımdan faydalanıp beni aynı safa dizmeye kalktığınız bu topluluk, bu tek sıra olmuş hareketsiz duran, muhtemel dost görünümlü muhteşem post modern balmumu heykeller, kışın ortasında bir sanat eleştirmeninin son derece yerinde bir tespitinin taneleri gibi dağıldığında, derdimi anlatacak kadar öğrenebilme niyetiyle giriştiğim bu yoğunlaştırılmış metodla hispalyonça derslerine devam zorunluluğu tek celsede ortadan kalkar, ondan sonra ocağın başında ısınırken ocağın başında, havanın bu soğuğundan dahi kendisine kabahat bulup utanıp sıkılan, ve burnu sırf bu sebepten kızaranlara da, zannediyorum ki artık bu şirk gösterisinde kimseler gülmez.

mani
bu kadar yürekten çağırma beni,
bir gece ansızın gelebilirim
beni bekliyorsan uyumamışsan,
sevinçten kapında donabilirim..

-kapıda n'aparsın n'aparsın?
-donabilirim..
-oğlum donabilirim değil, ölebilirim.
-belki ben donarak ölüyom, di mi emel hanım?
-niye donuyorsun oğlum?
-gece soğuk olmaz mı?
-şarkıda donulur mu be?
-ben şarkıda donmuyom ki, kapıda donuyom...

bu tarz bir tiyatro gitsin o şehre

tarihi geçmiş bir "ayva tatlısı" konservesi tadında
henüz noktalanmamış bir “arkası yarın” hikayesi

(üç perdelik komedi/tek perdelik trajedi/ince perdelik müzikal)

oyuncular: kapı(56 yaşında, gürgen), ahmet(28 yaşında, mühendis), yeşim(8 yaşında, öğrenci), emine(23 yaşında, komşu)

k-ding dong!
a-kim o?
y-ben.
(kapıyı açar)
a-n’oldu yeşim?
y-ahmet abi, ablam dedi ki, eğer bi maniniz yoksa akşam size misafirliğe gelmek istiyoruz.
a-akşama çok benim işim
geç saatleri bulur gelişim
zaten ağrıyor yirmilik dişim
git ablana böyle söyle yeşim.
y-aa nasıl nasıl bi daha söyle?
a-olmaz, sadece bir kere söylerim.
y-ya hadi bi daha, akşam geç kalınca, sonra neydi?
a-de ki, “ahmet abinin bi manisi varmış abla, kapıda bana söyledi ama unuttum”.
y-unutmadım ki, dişin ağrıyomuş işte.
(merdivenlerden koşarak iner)

***

k-ping pong!
y-ben geldiim!
e-nooldu? evde değil miymiş ablacım?
y-hı? yok, evdeydi. sordum ben manisini.
e-manisini sormayacaktın ablası, bi manisi var mı diye soracaktın.
y-varmış söyledi bana.
e-ne dedi, “dışarı çıkmam gerekiyor” mu dedi?
y-cık, dişiarıyomuş.
e-dışarı neymiş?
y-dişiağrı yomuş!
e-aa, gerçekten mi? ay hap vereyim bi tane ağrı kesici de onu götür o zaman, dur sen.(mutfağa gider)
y-bi de sana şiir yazmış. onu okudu bana.
e-ne? nasıl yani şiir?(mutfağa gitmez)
y-şiir yazmış, hem de kafiyeli şiir. ama ben unuttum sözlerini.
e-nasıl şiir yaa, böyle romantik şiir mi, hı?
y-hı hı.
e-ay sen dur ben götüreyim şu ilacı o zaman. bana da okur belki hım? ay okur mu okur kız, ehi!
y-ben de gelcem yaa!
e-bekle burada sen.(banyoya gider)

***

k-tink tank!
a-kim o?
e-emine ben, ahmet bey, alt komşunuz!
a-iyi akşamlar, iyi halt komşum emine hanım, buyurun?
e-ay merhaba, dişiniz ağrıyomuş diye duydum, ben de ilaç getirdim size.
a-teşekkür ederim, ama geçti şimdilik, ihtiyacım yok yani, sağolun.
e-aaa olsun siz alın, lazım olunca kullanırsınız.(boynunu büker)
a-gerek yok gerçekten, sizde dursun ben ihtiyaç duyarsam kapınızı çalarım, öyle yapalım.
e-şeyy, peki o zaman.
a-peki.
e-.
a-size iyakşa…
e-bi de şey…
a-pardon?
e-ay çok pardon, şey diyecektim.
a-efendim?
e-yeşim söyledi de…
a-neyi?
e-siz çok güzel şiir yazıyormuşsunuz.
a-o da nereden çıktı şimdi?
e-aa, yazmıyo musunuz?
a-nemünasebet, ben mühendisim emine hanım, ne anlarım şiirden!
e-ama yeşime okumuşsunuz bi tane, ben de ondan şey yaptım.
a-yok, galiba yanlış şey yapmışsınız.
e-yaa!(yeşime bakar)
y-ahmet abi yaaa! dişinin şiirini okusana bi daha deminki hadi hadi noolur!
a-hah o muydu şiir dediğiniz? tamam, ama sonra evinize gideceksiniz tamam mı?
y-taamm.(gülüşmeler)
a-akşamları olur benim işim
o’nu bulur her gece gelişim
bana acı verdi hep şu dişim,
kapıyı tek o’na açarım yeşim.
y-yağaaa! ama gene unuttum ben, ahmet abi yazsanaaa!
e-ay o zaman siz bu ağrı kesiciyi alın şimdi, yani gene ağrıyosa..
a-..(üzülür)
k-bing bang!
y-zil çaldıı!
e-aa, aşağıdan çaldılar galiba, misafir mi gelcekti size?
a-gelecekte, şimdi beklemiyorum...
(ayak sesleri duyulmaz)
-le fin-

devamı için bkz. ti’li geçmiş zaman.


-günün anlam ve önemini belirten konuşma-
sevgili günlük,
bugün 13 aralık, pazar.
burası edirnekapı, istanbul..

oyunlarla yaşıyoruz oğuzcum, şimdi tehlikesiz oyunlar.

henry fonda

yurdun yüksek kesimlerinde zaman zaman etkisini gösteren kar yağışı hayatı olumlu yönde etkiliyor. daha dün gece, mahsur kaldığım dağlarda kurtarılmayı beklerken soğuktan uyuya kalmışım…
“gözlerimi açınca birdenbire kendimi denizin dibinde buluyorum. ne çabuk indik yine deniz seviyesine derken ilerde kalabalık gemisiyle birlikte nuh beliriyor. meğer tufan bitmiş, sular iyiden iyiye alçalmış. ben binmemiş miydim zaten o gemiye diye kendi kendime soruyorum. uzaktan gülümsüyor, belli ki daha çok yağmur yağacak. şaşkınlığımın lacivert ceketi hala üzerimdeyken yanıma uzun boylu bir adam yaklaşıyor, sırtımı sıvazlayıp elime bir tane uçak bileti veriyor, oradan ver elini amerika. kendimi göz açıp kapayana kadar new york sokaklarında koştururken yakalıyorum. en sevdiğim dizinin çekildiği yeri bulmaya çalışıyor muyum neyim, tam burasıdır derken yönetmen yardımcısı beni kolumdan tuttuğu gibi başıma bir fes koyuyor. koluma giren aktrisi tanımıyorum bile, bir tek fırfırlı elbisesini hatırlıyorum. galiba bir osmanlı dönem filmi çekiliyor, kul ahmet your brother? rol icabı ceketimi değiştiriyorlar, hiç beğenmiyorum. rejisör hükümdar orhan beyin başkent dekorunun önünde atlar geliyor. ben at görünce hemen heyecanlanıyorum tabi, sırtına bindiğim gibi hemen başlıyorum koşturmaya. ne olduğunu anlayamayan set ekibi arkamdan öyle bakakalıyor. hızımı alamayıp bir büyüğümden öğrendiğim gibi atımı denize sürüyorum. denizde ilerlerken yarı yolda yolculuğa bir yunusla devam etsem benim için daha iyi olur diye düşünüyorum, birdenbire ışıklar kapanıyor. bir süre karanlıkta yolculuğa devam ediyorum. bu zaman zarfında kaç defa tekrar ediyorum bilmiyorum ama beni istanbul’a kadar sağ salim selametle getiriyor, indiğim yerde takım elbisemi düzeltiyorum, başımdan fes gitmiş şapka gelmiş. hemen karşımda duran memuriyet binasına doğru yürüyorum, kapıları alçaltmışlar. en kısa boylu adam bile eğilmeden giremeyecek kadar kısalmış. masamın başına geçip hesap defterlerini açıyorum. galiba onbeş yıldır burada muhasebeciymişim, dairenin bütün hesapları benden soruluyor. sandalyeye oturur oturmaz müdür hemen tepemde bitiveriyor, tuna beyi diyor, geçen haftanın hesaplarında bir yanlışlık olmuş. çok şaşırıyorum elbette, böyle önemli bir müessesede hesapları hatasız tutabilmek için haddinden fazla çaba sarf etmişimdir hep. ama defterleri açınca müdüre hak veriyorum, acaba o zaman gözüm mü kaymış, gözlüğüm mü kaymış, bir tane biri yanlış yere yazmışım. kendi hesabıma geçirmiş gibi olmuşum, aman allahım! kendi hesabıma! başımı masaya eğip bir an gözlerimi kapıyorum, açtığımda önümde nefis yemeklerle dolu tabaklar boy gösteriyor. karnım da nasıl acıkmış, sanki senelerdir bir şey yememişim. elim masayı zenginleştiren sağlıksız yemeklere sorgusuz sualsiz gidiyor. ama daha ilk lokmamda boğazımda kalmasın mı! böyle boğazımda bir şey tıkanıyor, düğümleniyor sanki, göğsümde bir hayvan tıkanmış gibi. garson kılıklı tanımadığım bir kız geliyor, çöz şu düğümü boğulacağım diyorum, beceremiyor. meğer gemici düğümü atacaklarına kör düğüm atmışlar, sizi beceriksiz adamlar! diye sesimi yükseltiyorum. kör düğümleri çözebilecek gören yok mu bu ülkede derken, güneş gözlükleriyle bir adam geliyor, bütün gücüyle sırtıma okkalı bir yumruk indiriyor da öyle fırlıyor boğazımdaki. bu esnada ben nefes nefese kalıyorum tabi. dönüp masanın örtüsünü uçlarından tutuyorum, bir çekişte masadakileri kırıp dökmeden beyaz örtüyü alıyorum. cama gidip karşıdaki dağ manzarasına bakıyorum, ne güzel yermiş diyorum bir yandan, önü deniz arkası dağ. ellerimdeki beyaz örtüyü camdan dağların üstüne fırlatıyorum, arkamdan bu sene kış ne kadar da erken geldi diyorlar. sonra atkımı sarınıp dağa çıkıyorum. daha yolun başında çok şirin muhabbetlere rastlıyorum, benim de bir tane olsa diye düşünüyorum yalansız, beslerdim ki ben bunu evde. aralarında çok değişik bir tanesi gözüme çarpıyor, ismini soruyorum ama ses vermiyor, hemen yanı başında başka bir muhabbet onun yerine cevap veriyor, isim koymadılar ona diyor, diğerlerine benzemesin diye yaptılar bunu. nedense gözüme daha da sevimli geliyor. sonra birdenbire tipi bastırıyor, göz gözü görmez oluyor. görmeyince endişeye kapılmıyorum ama, görmeden de yolumu bulabilirmişim gibi geliyor. yükseklere çıkmak gerek diye düşünüyorum, ama kar hep yolları kapatmış. üzerime çiğ düşünceler düşmeden nasıl zirveye ulaşabilirim diye düşünürken, boyumu uzatmaya karar veriyorum. başımı göğe kaldırıp yükseliyorum. büyüdükçe büyüyor boyum, ayaklarım aynı yerde kalıyor ama göz seviyem mütemadiyen yükseliyor. iyice yukarıdan bakınca tepeye giden en evla yolu görebiliyorum. havaya bakıyorum, kararıyor, dağlar yürümeden önce yürümem gerektiğini hatırlayarak, gördüğüm yolu izliyorum. meğer zirvede beni bekleyen biri varmış da ona yetişmeye çalışıyormuşum. hiçbir tabiat koşulu beni durduramaz diye kendi kendime söyleniyorum. birden karşıma birkaç kişi çıkıyor, üzerlerinde kalın montları var. hevesle yanlarına gidiyorum, başımdan geçenleri anlatmak istiyorum. can kulağıyla dinliyorlar, sonra aralarından biri “soeiklein i iseanmiru!” diyor. beni dinledikleri için teşekkür ediyorum, anlattıklarımı bir de kağıda yazıp yanlarına bırakıyorum, bir dün dilimi öğrendiklerinde anlayabilirler belki diye umuyorum. hava sertleşiyor, ayakta durmakta zorlanıyorum, kırmızı eldivenlerden üst üste iki sağ kroşeyle kendimi yerde buluyorum. başımda hakem ondan geri geri sayıyor. kırmızı ve mavi köşelerde geçen mücadelenin bana ters olduğunu başım döne döne idrak ediyorum. sonra yine hakemin psikanalitik sesi; üç, iki, bir ve.. şak! ramiz beyin muayenehanesinde koltuğa uzanmışım. adam yabancı gözlerle garip garip bana bakıyor. diplomasını duvardan indirip bana veriyor, kağıttan gemi yapıyorum. şaşkınlıkla söze giriyor, tuna beyi diyor, tam iki saattir bir sürü şey anlattınız, ama inanın ben hiçbir şey anlamadım!”
dağlardan ses geliyor, sesimi duyan var mı? sabahın ilk ışıklarıyla birlikte karın içinde bu sesle uyanıyorum. kanım hala damarlarımda sıcak akıyor, hemen elimi şah damarıma götürüp nabzıma bakıyorum, doğru yerde atıyor, heb.

yazdıklarımız olmasa ne ehemmiyetimiz var?

açıklamasız adasözleri ve özleyişler sözlüğü

havalar soğurken kalan son sıcak nefesleri havvalar soluyor. bundan ziyadesiyle eminim çünkü inanıyorum. benim bin üflemeyle ısıttığım ellerimi onlar tek bir nefeste sıcak tutmayı başarıyorlar, öyleyse o nefes hakikatten sıcak olmalı. zaten ısınmak isteyenler için burada ateş yakmaya yetecek kadar el yapımı eller var, ama asıl soru pervasızca buraya yerleşmiş ve diyor ki; sırtımızdan paltomuzu çıkarmak için illa ateşlerin tutuşmasını ya da havvaların ısınmasını bekleyecek miyiz?
dışarısı ne kadar soğuk olursa olsun mühim değil çünkü ben kendi tedbirimi aldım. soğuktan korunmak için çıkmadan önce oda arkadaşım yusuf'un gömleğini giydim, kendisi örnek bir dostum olup benim mahpus damından dahi arkadaşımdır, gömleğin üstüne sevdiğimin hırkasını sırtıma geçirdim, öyle ki; bu hırkayı senelerdir behemahal giyiyorum ve hala sapasağlam, şüphesiz ömür boyu eskimeyecek bir yünden örülmüş, nihayetinde düğmelerini iliklediğim hırkamın da üstüne ahmet bey'in ceketi ile gogol'un paltosunu giydikten sonra en edebi halimle dışarı çıkmaya hazırdım.
o soğuğa rağmen sokağın köşesinde oturmuş go oynayan adamları görünce ne kadar zeki olduğumu bir daha hatırladım, allahtangobiliyorum. eved gemileri yakmamış olsam bile bir zamanlar ben de hispanyada bulunmuştum, o günler gündüzleri go taşı arayıp geceleri tango yaparak geçirdiğim, oyun tahtasındaki taşlar gibi siyah beyaz zamanlardı. şimdi sokağımızda sabırla oynayan adamları görüp de yeniden dansa başlamam gerektiğini anlayınca, birden o eski türkçe tangolar aklıma geliverdi, göktürk dilindeydi yanlış anımsamıyorsam, sevdim bir genç kadını diye başlayan, ama sözleri tam da hatırlayamıyorum. dur bakayım nasıldı:
imanımlaonabirsesverebilseydimeğer
yoksa keman mıydı? isterseniz öyle de olabilir, elbette keman sesi de güzeldir, ama klasik kemençe hepsinden ayrı bir güzeldir. bir de güzellik için göreceli bir kavram derler, yanlış, bence daha ziyade dereceli bir kavramdır, bilhassa görmeyle ve düşünmeyle irtibatlı.
busesiyleonaersembanadünyayadeğer
güftekarımız burada bir değer ölçüsü olarak dünyaya seslenmiş. dolayısıyla bizim burada busesini özlediğimiz, sesini bildiğimiz, eşini görmediğimiz ney olabilir? zaten dünyanın en güzel sesleri istisnasız her gün semada yankılanırken simada bir gülümseme hasıl ediyor.
nevazıhkidenizenginşuufuklarörgün
aslında burada hiçbir şey vazıh olmamakla beraber, aklını kullananlar için izaha da mahal bırakmaması beni açıklamaktan geri bırakıyor. yoksa nice mütercimler, muallimler, müfessirler bir araya gelse, “örgün” gibi lüzumsuz bir kelimenin burada ne aradığını bulamaz.
binümitledoğuyorheryenigün
buralara gel, gez, dolaş, gör, bil ve her seferinde aynı kapıdan çık. gerçekten de tango süper bir dansmış naif, bu yüzden dans kültürüne karşı önceden biriktirdiğim bütün kurtlarımı şimdi döküyorum. bir dahaki sefere hatırlatın da, sizlere ayakta birkaç temel figür göstereyim.
işte böyle, birkaç dakikalığına da olsa içimiz ısındıysa ne mutlu. şimdi yeniden sokağa, soğuğun pençesine dönelim, ama artık bu pençelere karşı biz de arslanlarımızı açıklayalım değil mi, yanacak ne varsa hemen buracıkta tutuşturalım, sonra hep yanında kalalım yaktığımız ateşin, sıkılan ruhumuz sıcaklıkla genleşsin, kalem tutan parmaklarımız eldivensiz ısınsın.

dans mı? jamais de la vie!