İtiraf ediyorum sana, hayallerim boşa çıkarsa ağlarım.

-Et nunc et semper dilectae dicatum.-

Bu sana kim bilir kaçıncı mektubum. Her birisi diğerini çağırıyor adeta. Şimdiye kadar sana yazdıklarımın hiçbirini okumadın, biliyorum bunu da okumayacaksın, aradan belki çok uzun zaman geçecek, bu mektuplar zamanı geldiğinde ya senin ellerinde, ya da sobanın gürleyen ateşinde bulacak kendini. Bu ateş ya parlayacak iyice, sıcaklığı içimizi ısıtacak iyiden iyiye, ya da küllenecek benimle beraber, toprakta son bulacak. İşte bu mektupları kendi başıma tekrar tekrar okuyup birer birer ateşin kucağına atarken, benim gözyaşlarım daha düşmeden gözlerimde kuruyacak, mektuplardan sonra beni yakacak o acımasız kızıl ateş. Yanmaya ihtiyacım olacak çünkü, bilmez misin ki, ben ne kadar her ateş gördüğümde suyu hayal etsem de, kimse su taşımadı benim için. Şüphem kalmadı artık, o ateşler benim için hiç göle dönüşmeyecek, ve ben karşımda gürül gürül yanan ateşe inat hüngür hüngür ağlayacağım.
Bu sana kim bilir kaçıncı seslenişim. Kelimeler birbiriyle yarışıyor adeta. Şimdiye kadar sana söylediklerimin hiçbirini duymadın, biliyorum bunu da duymayacaksın, söylenir söylenmez bütün kelimelerim havaya karışacak, kim bilir ne kadar zaman geçecek aradan, ya orada bekleyip zamanı gelince kucağına dolacak sözlerim, ya da evrende küçüklüğünü bilip edebiyle kaybolup gidecek. Bu sesler ya yankılanıp semada, kulaklarında çınlayacak sahibini bulduğunda, ya da hepsi toplanıp bir kuşluk vakti şerefelerden bana geri dönecek. Korkum odur ki, dünyanın bunca gürültüsünde bu kelimeler yitip gidecek, sahibine kavuşamadan, beni duyuramadan yok olacak, ve ben kaybolan seslerin anısına sessiz sessiz ağlayacağım.
Hayallerim boşa çıkarsa, itiraf ediyorum sana…

blogbeyi aslında yokmuş diyorlar, doğru mudur dersiniz?

Bana gözlerimi örten zimmermann şapkamı, siyah ütüsüz gömleğimi, kayışı bekli yıllardır kayıplarda gezinip etekleri yerlere sürten kara pardesümü, paçaları eskimiş zifiri pantolonumu ve topukları sessiz gecelerde kaldırımlarda takır tukur yankılanan siyah iskarpinlerimi geri verin, size birşey anlatacağım.




Dünyada kaba bir hesapla yedi milyar insan varmış, tamam. Roman ve film kahramanları ile bu sayı on milyarı bulur mu acaba? Hayallerinizdeki kahramanları katmak da serbest, şayet isimleri varsa. Şu halde en kalabalık dünya okurun dünyası olsa gerek.




Ne kadar ilginç değil mi, şu roman kahramanları. Onlar bizimle aynı dünyada yaşamıyor, ama tanıdığımız bu "yaşamayan" insan sayısı, tanıdığımız yaşayan insan sayısından kat be kat fazla. En azından benim için öyle. Gerçekte on iki tane adam benim için aynı masa etrafına toplanmaz bile, nerde kaldı ki oturup dinlesinler. Romanlarımın kahramanları, şüphesiz ki çoğu kimseyi onlar kadar iyi tanıyamamışım, demek ki bir kitap kadar gerçekçi gelmemiş bana sürdüğüm hayat.




İşte o roman kahramanları var ya, var olmadıkları halde bu kadar kişi tarafından tanınan, onlardan biri olabilmek için uğraşmak lazım. Dolayısıyla da, bu uğurda var olmak için, önce yok olmak lazım, bu dünyadan bir yolunu bulup sıyrılmak, yok olmak. Bizim dünyamızda varlığından habersiz olduğumuz, belki kitapların içine dahi sığmayacak kadar büyük kahramanlar olsa bile, onların da başkaları tarafından bilinmek için önce yok olmaları gerekiyor. Hem zaten Buda haklı değil mi, varolmak için, önce yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Olmak ile ölmek arasında sadece iki nokta ile açıklanabilecek bir farktan bahsediyorum burada..




Hayat bir kitap, dünya bir kitap kimisine göre, bir yerinde bile adım geçmiyor heyhat. Anladım ki, varlığımdan haberdar olanlar kadar varım bu dünyada, belki de sırf bu yüzden, yokluğa çok yakınım. Ve biraz daha gayretle, tamamen yok olmayı da başarabilirsem, artık kendimi gerçekten Rodya ile aynı masaya oturtabileceğim..

zindandan İzzet'e mektup

sevgili kardeşim İzzet Işık;
Petersburkaya'da bir haftayı doldurduk! soğuk yüzünden telgraflar bile çalışmıyor, kimbilir bu mektup da ne zaman senin eline geçer, hatta belki ben bile ondan önce İstanbul'a gelirim, yeter ki şu soğuklar bir bitsin. dün akşam Rodya ile beraber bir bodrum kat meyhanesinde seni andık. O daha seninle tanışamamış, yani ismen bilirmiş ama açıp okumamış, ama ben anlatınca seni çok sevdi, bugüna kadar tanışmamış olmamıza yazık dedi. Ben de bizim takımın çoğunu zaten tanıdığını anlattım, hatta geçen gün Ulrich Efendi, Werther, Gregor Samsa, Harry Haller, Bay Oblomov, Jean Baptiste ve bizim Hikmet'le beraber Viyana'daki hayat sanatı toplantınızı anlattım, çok heyecanlandı. Keşke burda olsa da şu masanın üzerinden bizlere seslense dedi, biz de hayalen seni oraya yerleştirdik.
Sonra sen Petersburkaya'da bir bodrum meyhanesinde, bana, Rodya'ya, bay Marmeladov'a, Mışkin'e, Çiçikov'a, Karamazovlara seslendin. Onlara İstanbul denen aydınlık şehrin güzelliklerinden bahsettin, çeşmeleri, bahçeleri, aşkları derken kaptırdın kendini konuşmaya. Derken kalabalıktan biri kalktı, 6. dereceden bir memurdu bu adam, tutup bir rus romanının içine yerleştirsen kendiliğinden kahramanlığa meyleden biriydi. Ben, dedi, bir kitaptan bahsedildiğini duydum, sizin şehrinizde, o kadar kalınmış ki okumaya başladıktan sonra bir ömür bitmezmiş, içinde o kadar çok kelime varmış ki insan sadece bu kelimelerle hayatı boyunca konuşabilirmiş, öyle bir de kahramanı varmış ki, daha ışığın parçacık mı yoksa foton mu olduğu bile tartışılırken, onun aydınlığı su götürmezmiş, biraz da ondan bahsedin bize lütfen.
Sonra sen elini koltuğunun altına atıp o kitabı çıkardın, sizler, dedin, hepiniz nasıl Gogol'un paltosundan çıktıysanız, bizler de işte buradan çıktık!

Hepimiz beyaz mantolu adamın mantosundan düştük, hiçbirimiz tutunamadık.

le chagrin

üzülüyorum o sırtını dönüp ağır adımlarla uzaklaşırken ardından bağırsam da sesimi duyuramadığım için ve üzülüyorum bir kelime ile aradan dağları kaldırmak dahi mümkün iken bir dünya cümle ile en küçük taşı bile yerinden oynatamadığım için ve üzülüyorum arada mesafeler olduğunda o kadar yakınken yanyana iken bu kadar uzak olduğumuz için ve üzülüyorum kendimi bir iple şu çam ağacının dalına asıp sonra gelemiyorum diyerek af dilediğim için ve üzülüyorum edebiyata ve kendime ihanet ettiğimi bile bile bunları yazmaktan zerre hicap duyamadığım için üzülüyorum hakikaten
Gecenin karanlığında uzaklardan bir parıltı görsem yıldız zanneder koşarım;
ciğerime saplanana kadar onun parıldayan bir hançer olduğunu anlayamam..

ohh...mis gibi toprak koktu!

yerimden kalkıp yürümeye devam ediyorum.
yürüdüğüm bu sokak senelerdir ıssız ve karanlık.
ne zaman buradan geçsem, sessizliğin zevkine varırdım.
ama son zamanlarda yürürken arkamda ayak sesleri duyuyorum.
uzaktan uzaktan takip ediliyormuş hissine kapılıyorum.
derken arkamı dönüp bakıyorum, kimse görünmüyor.
merak ediyorum, acaba gerçekten izleniyor muyum?
yoksa bunlar zihnimin bana bir oyunundan mı ibaret?

Je viens..Yağmur dinsin geliyorum...

“Yalnız her şeyi unutmayalım. Yağmurun dinmesini beklediğimizi unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Hayatın bir oyun olduğunu unutmayalım. En büyük hazinemizin aklımız olduğunu unutmayalım. Aklımızı korursak bütün oyunları istediğimiz gibi oynayabileceğimizi unutmayalım. Dalgınlıkla yanlış kelimeler kullanmayalım; birbirimizi bu hususta her zaman uyaralım. Dikkat et, hatırlıyorsun ya, diyelim; aman elini unutma, elinden bir kaza çıkmasın. Bir de ne olur kelimelere dikkat et, yalvarırım kelimeleri unutma!”



Şimdi, kısa bi ara.