Yazdan kalma bir günden

(soğuk günlerin anısına..)

Ne kadar güneşli bir gündü sokakta tüm insanları aydınlatmaya, hatta hepsini yakmaya yetecek kadar güneş vardı, aydınlanmaya karşı önlem alma ihtiyacı hissetmeyen insanlar yanmamak için bin bir takla atarak madem yandık her yanımız eşit yansın da amele yanığı olmayalım diyorlardı, sürekli dönüyorlardı, tuzlu suya ulaşana kadar hareket halindeydi herkes. Yakmayan güneş isteriz diyerek ayaklanan kalabalığı yatıştıran bronzlaşma cemiyetine mensup bir takım insanlar(toplam yüz yirmi yedi kişiydiler), pozisyon alıp beklemeye başlamışlardı. Teslimiyet bu olmalı, kendini güneşe teslim et, kabuğun kavrulsun. Güneş gibi bir şey görünce biriniz de çıkıp şunun ışığından nasiplenin yahu deyin ki aydınlandık biz gerçekten, ya da içimizi yakıyor şu güneş, bir şeyler yanıyor içimde bir yerlerde, kabuklarınızla yetinmeyin sevgili salyangozlar. Süslü bir kabuktan ibaret cisimleri içinde ruhunu ağırlık yaptığı için çıkarıp atmış, beyinlerini minimum ihtiyaçlarını görecek kadar, “yaşamaya yetecek kadar düşünsek bu bize yeter” deyip de hacmen fındık büyüklüğüne indirmiş kimseler doldurmuştu orayı, gece gündüz demeden varlıkları ile beni rahatsız ediyorlardı, aylar yıllar olmuştu ben oradan sıkılalı, daha gitmeden sıkılmıştım zaten, gün geldi o kadar sıkıldım ki akacak bir damlam daha kalmadı, daha fazla sıkmayın, damla düşmez artık diye haykırdım. Sıkma da bitti sıkılma da, artık aradan bayağı zaman geçti, şimdi tekrar açın beni, ne kadar buruştuğuma, ne kadar konuştuğuma bir bakın, bırakın.

mon temps libre

Neden bu kadar karanlık burası, Thomas! Nicola!, buraya bakın evladım, nerdesiniz yahu? Hava kapalı, yıldız da yok ay da, bayrak da yok o zaman, ama kırmızı var, yazımızı yazıyoruz ya o kırmızı sayılmaz mı, boşver pek ilgilenmem zaten. Ne diyordum, hava kapalı, o zaman yapay yollarla aydınlanmak istiyorum ben de, güneşin değil ayın değil armut ampullerin sopa florasanların ışığıyla görmek istiyorum. Niye bu kadar karanlık burası, ışığı açsana evladım. Yetmiyor ki kuzum, kara delik besliyorlar evde ışığı külliyen yutuyor meret. Evde kara delik beslemek suç, bilmiyor musun Tulmon? Ev değil boşluk sanki, hadi oradan sen de, boşluk olsa seni de yutardı elbet, boş konuşma. Boş ne kadar kötü kelimeymiş be. Hem ben boş zamanlarımda kitap okumam ki, kitap okuduğum zaman boş değildir çünkü, ama insanların hayatları yeme içme çalışma ve uyumadan ibaret bir zaman geçirme olunca, zamanı doldurması gereken asıl şeyleri bunlar olarak kabul etmişler, bunların dışında kalan zamana da boş zaman demişler, ne büyük gaflet, gofret, dalak, böbrek ve hatta yürek! Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Duvarların sayısı dört olmasa belki bu kadar dokunmazdı. Ama saydım, dört, iç acıları toplamı bir daireye eşit bir daire, devlet dairesi. Vay be. Efendim dairenin iç açılarının üç yüz altmış olmasının sırrı burada, daire dört duvardır, özellikle devlet daireleri, yani odalar dörtgen olduğu için iç açıları o kadardır hocam. Otur, sıfır. Oo sıfır, ben üç yüz altmış diyorum, size bi çember çizeyim mi hocam, şöyle felekli olsun, içinden geçebileceğiniz kadar da geniş.

Perşembe, 13 Aralık 1977.

"Bana kitap kurdu, boş hayaller kumkuması,hayatın cılız gölgesi gibi sıfatlar yakıştırılabilir; şövalye romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot'a bnzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: Ben kendimi Don Kişot sanıyorum..."





"Bana Selim Işık, Turgut Özben, Hikmet Benol gibi isimler yakıştırılabilir; Oğuz Atay romanları okuya okuya kendini onun kahramanlarından biri sanan bir tutunamayana benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: Ben kendimi tutunamayan sanıyorum..."


it's a shame!

Kendimden utanmalıyım. Biraz daha erken uyanmalıyım. Elime bir kitap alıp uzanmalıyım, hayattan biraz daha usanmalıyım. Hepsi bir kenara, aklımla uslanmalıyım, bir kenara oturup uslu uslu durmalıyım, zaten ben duruyorum Tulmon, ama sen rahat durmadın ki hiç, karınca ordularının yuvaları var içerde, fark edilmez mi sandın? Ahmak. Fark eden beri gelsin, geri gelmesin. Yazacak bir şey bulamayıp yazmak hakkında yazmak, kolaya kaçmaktan da öte, kandırmaca. Hem ben ne kadar bencilim hep kendi hakkımda yazmışım, öyle değil mi? Evet, son günlerde çok utanılacak bir şey yaptım ve hiç kitap okumadım, cezama razıyım. Kitap okumuyorum eksikliğini hissediyorum hem de çok, o zaman yazamıyorum da, yazılanların okunanlarla pek bir ilgisi olmasa da, galiba tüm yazarlar okudukları yazarlardan etkilenirler bir şekilde, en sevmediğim lafı dedim, bir şekilde, sen bunu bir şekilde hallet, hiç ummadığınız bir şekilde ya da insanları hayretler içerisinde bırakacak şekilde halledebilir miyim, olur neden olmasın. Şu kitaplardan birinin içine bir girebilsem. Baktım olmuyor son çare olarak kendi kitabımın içine girerim, ama fazla gözükmem, kendi filminde minicik roller alan yönetmenler gibi, satır aralarında bir yerlerde, kahramanın başından geçen basit bir olayda bir görünür bir kaybolurum. Böylece büyük bir değişiklikten de kaçmış olurum. Değişmeyi kim ister, halinden memnun olmayanlar mı? Herkes değişimim iyiye doğru gerçekleşmesi hayalini kurar ve buna göre kedince yöntemlerle rengini değiştirmeye çalışır. Bugüne kadar gri idim, bundan sonra siyah olacağım. Ya da hayatımın kalan kısmını siyah değil kırmızı olarak geçireceğim, siyahlara veda, ernesto hemengüvey. Bana sermayenizle gelin, tek sermayesi sermesi olan sersemler geri dursun. Bakın diğer arkadaşlarınızın hakkını yiyorsunuz. Ben hep ne yaparım, p ise q, q ise r, r ise s diye devam ederim kafamda, z ye kadar, sonra “p ise ne?” Dediklerinde ben z yi yapıştırıveririm. Halbuki önce q yu, sonra r yi açıklamam gerekir, ne malum karşıdakilerin z ye kadar ulaşabileceği? Esasında, teknik olarak açıklamanın mümkün olmadığı mantıksal zincirleme reaksiyonlar oluşuyor. Belirsizlik ne kötü şey. Ha bunu düşündüm de, zaten belirsiz değil mi yarın, ya da bir saat sonrası, ya da bir satır sonrası, önümüzdeki sene nerede olacağımı ya da bir sonraki yazımda neler yazacağımı bilsem ne olur, bilmesem ne olur?

bug

Çok ilginç bir böcek türü tanıdım dün seyrettiğim belgeselde öyle ki bu türün dişileri ve erkekleri birbirlerinden çok farklı ve zinhar birbirleriyle kesişmeyen hayatlar sürüyorlar, daha da açık olmak gerekirse, dişi böcekler doğumdan itibaren estetik kaygıyla geçirdikleri birkaç yıldan sonra artık hayatın sonuna geldiklerini düşünüp buna bir nokta koymak istiyorlar ve kendilerine uygun bir erkek böcek arayışına giriyorlar ve nihayetinde erkek böcekle çiftleşen yani çift olan dişi böcek için hayat sona eriyorken, çift olana kadar yaşadığından bile habersiz olan erkek böcek ancak o andan sonra anlıyor ki bir hayatı var lakin artık eşi yani o çiftin diğer teki yaşamadığından, hayat onun için sona ulaştığından ve yaşama amacını tamamladığından, eyvah şimdi ne yapacağım çift olduğumuzu zannederken meğer tek kalmışım diye dövünüp durarak hayatının kalan kısmını yuvarlanarak geçiriyor ve ekseriyetle toprak üzerinde görünmemeye çalışarak daha çok yeraltında yaşamayı tercih ediyor hayatının kalan kısmını zavallı erkek böcek.

la tristesse

Sokak bugün neden bu kadar kalabalık? Daha önce hiç bu kadar kalabalık olmamıştı, ne de çok insan varmış etrafta... amma da gürültülü…bu çöp bidonu hep burada mıydı yoksa yeni mi koymuş belediye yetkilileri? Köşedeki bakkal ne zaman kapandı yahu? Zavallı adam, gün boyu sinek kovalardı dükkanında…kimse sepet sallandırmayacak mı şimdi penceresinden? Bakkal! diye seslenmeyecek mi anneler? Aman canım bana ne…başka derdim mi yok sanki… Ortalık gittikçe kalabalıklaşıyor, engel olamıyorum… hava iyice kapadı…bulutlar da her an su koyvermeye hazır gibi…canım bulutlar şimdi olmasın ne olur… Acaba yürürken mi daha çok ıslanırım koşarsam mı? Ben de böyle şeyler düşünmek isterdim…yağmurun bana sadece bunu hatırlatmasını, aklıma başka hiçbir şeyi getirmemesini ama…yağmur yağınca daha da kalabalıklaşacak buralar…ben de onca insan içinde damlaların arasında boğulur giderim ne yapayım…telefonu kapatalı yarım saat oluyor…evden çıkmamın üzerinden olsa olsa yirmi dakika geçmiştir…on dakika nefes almadan nasıl yaşadım acaba? Bunu bir kenara not edeyim, on dakika…bazıları yüzüme bakıyor yanlarından geçerken… ne görüyorlar acaba yüzümde? Çok mu kötü görünüyorum? Acıyan gözleri silkeliyorum üzerimden, bakmayın yeter… her geçen dakika artıyor insanlar… demek ki böyle bir hismiş, kalabalıklar arasında… ben sizi nasıl fark etmemişim bugüne kadar? Ben mi hızlı yürüyorum diğerleri mi aheste revan ilerliyor? Yok canım, hızlı olsam daha çok şey düşünmüş olmam gerekirdi, unutmalı mıyım hatırımdan çıkarmamalı mıyım onun kararını veremedim daha… orada durdum, ilerisine gitmek istemiyorum… Buraya kadar iyi dayandım da, yağmurla birlikte gözlerimin rengi kırmızı olursa şaşırmam… bana yağmuru verene bir damla da benden… Köprüye çok yaklaşmışım, o kadar yürüdüm mü ben? Nasıl geçti dakikalar fark ettirmeden? Yakında buralar adım atılmayacak kadar kalabalık hale gelir, geri dönsem işe yarar mı acaba? Geri dönsem, telefona sarılsam, ben bu kadar kalabalık arasında yalnız kalmak istemiyorum desem, birlikteyken bu savaşta bire karşı birdik, herkes bir, karşısında biz bir, şimdi ben varım, milyonlara karşı bir ben, seni ise o milyonlarla beraber anamam; bırakıp gittin ya, buna inanamam; alışmaya çalışsam da, mümkün değil dayanamam… Köprüye gelmişim nihayet, istemez artık yağmasın yağmur, ben zaten ruhuma kadar ıslanmışım…

Bana bir kalem bir de kağıt lütfen.

Çok önemli kelimelerim var yazacak.
En farklı gecemin dahi hepsiyle aynı olduğunu çaresizce anladığım, umudun söndüğü başka bir günün başlangıcında yine tüm acımasızlığı ile gördüm ki, ıssız bir adaya düşsem hiç yabancılık çekmem.
Talimliyim.
Üç beş sekiz dilek tutmam bir şeycik istemem.
Bana bir kalem, bir de kağıt lütfen.
İşte yine karşı karşıyayız, doğduğumuz şehirdeyiz, peki sorarım, ben mi ondan besleniyorum, o mu beni besliyor?
Hangimiz hangimize tasma takmış da İstanbul sokaklarında gezdiriyor?
Hangimiz gerçek, hangimiz yapmacık?
Ama durun, haksızlık etmemeliyim, yapmacık olsa çoktan benim tarafımdan bozulmuş olurdu zaten, çoktan bertaraf etmiştim onu, tüm gerçekliği ve tatsızlığı ile hep burada yanımda, en zor zamanlarda ise karşımda dikiliyor.
Evet tatsız, belki bir zamanlar, belirli anlarda bir tadı vardı, ama çeyrek asrı bitirmeye gittiğim şu son dönüşlerinde dünyanın, acı bile olsa kabulleneceğim bir tadı yok, çünkü çok acımasız. Burada kesilmeli yazı, belli ki gece biraz uykusuz.
Şimdi bana bir kalem, biraz da kağıt lütfen.
Lütfen…
Birileri olsa, ben ve beni gören 10x, duyan 5x, dinleyen 3x, anlayan 2x ve bilen 1x kişi.
Bu basit denklemde değişken sizsiniz, serbest oynayın.
Ben deliriyorum, son bir isteğiniz varsa gelip söyleyin.
Bilin ki beni de bu güzel havalar mahvetti, ve bu güzel hafta sonları ve bu sosyal hayat, yedi bitirdi beni.
Her rüzgar estiğinde, peribacalarını aşındırması gibi, beni de aşındırıyor, eritiyor mütemadiyen, onun için dışarıda bu rüzgarlara dayanamıyorum, eve sığınıyorum.
Bütün sosyal hayatımızı bir maskeli balo tadında geçirseydik çok daha rahat olurdu.
Onlarca oyun varken neden saklambacı seçtim sanki, ve neden ebe olmaktansa saklanmayı tercih ettim?
Beni bulmadan tekrar başladı oyun, bir sürü ebe değişti, oyundaki varlığım bile bilinmez oldu, oyunda saklanmıyorum artık, kanıksandı yokluğum, yokum bile.
Olmayana öykünen ben halimle kendime başka oyunlar arıyorum.
Yeryüzünde umut diye bir şey yok, yeraltında aramaya devam etmeliyim.
Galiba karaciğerimden yalnızım, düşsem düştüğüm yerde kalacağım, düşsem gerçek olmayı hiç istemeyeceğim.
Bu satırların yazarını tanıyanlar acı acı gülecek, acıma duygusuyla ürperecek, ama kimsenin elinden bir şey gelmeyecek, çaresizliğimi paylaşırım sadece.
Ben istemez miyim sanıyorsunuz bulutlardan, çiçeklerden, güneşten bahsetmeyi?
Ama bulutlar güneşi örtüyor ve çiçekler soluyor burada, çiçekler havadaki kederi soluyor, ben gibi.
Ölümlerden dönüyorum rüyalarımda, düşlerim bile çirkinleşti artık.
Konuşulan her şeyi o kadar boş buluyor o kadar küçümsüyorum ki, bunları konuşuyor hale gelmekten korkuyorum.
Ama zannetmem bu halden sonra, kelime israfına girişeyim ben de, günlük "sen neden konuşmuyorsun?","ee anlat bakalım, ne var ne yok?","hayırdır sessizsin bugün?" sorularına cevap olayım.
Ne anlatayım?
Hiçbir şeyi söylemeye değer bulamıyorum, size söylemeye değer bulmuyorum, havadan ve sudan bahsederim elbet hava renksiz, su renksiz, topraktan bahsetmeye başlasam siz de sıkılmaya başlarsınız mesela, çünkü toprak kahverengi.
Ateşten bahsetmeye başlasam sizi terletebilir, çünkü sarı.
Renksiz şeylerden bahsetmek daha sağlıklı.
Başım dönüyor ama, dünya ile aynı eksende değil.
Kaynama noktası en yüksek derece olan madde beynim.
İnsanlar neden bu kadar çok düşünürler anlamıyorum, ben günde en fazla bir saat düşünürüm, demiş birisi, kalan zamanlarda bahçedeki çiçekleri sularım.
Ama ben öyle miyim?
Düşünüyorum, öyleyse varım yoğum bu.
Sağ baş parmağımı kalem, sol avuç içimi kağıt yaptım.
Kocaman açmak istiyorum gözlerimi de, kısık bakmak zorunda hissediyorum hep hayata.
Ve artık bitsin diyorum.
Şu oyunda benim de olduğumu hatırlayın da, sobeleyin beni.
Sobeleyin ki çıkıp gideyim bu oyundan, sıkışıp kaldım bahçedeki çalılığın arkasında.
Hadi!
Ne, nasıl olur, çömlek mi patladı?
Of, hiç sevmiyorum artık, fildişi kulelermiş, kutu odalarmış, mağaralarmış, ıssız adalarmış, gökyüzünde bir yerlermiş, denizin ortasında bir yermiş, falanca dağın tepesi, filanca şehrin göbeğiymiş, sevmiyorum artık.
Sevmeli miyim?
Kime yazıyorum bu mektubu?
Üzerinde hiçbir adres yok.
Gönderilmeyi değil de alınmayı bekliyor belki.
Hasılı, testi doldu anlıyor musunuz, kafanızdan aşağı boşaltmak istiyorum, hafiflesin bana da yük olmasın bu kadar.
Kurmaca da olsa, gerçekten de korkutucu değil mi?